Sesimi duyan var mı? Unutma, unutturma…
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
“”sesini duyan var, sesini duyanlar bizimkiler,
…bak yaşatmak için sana koşuyorlar,
ak sakalına,
çocuk yaşına bakmadan,
tırnaklarıyla kazıyorlar enkazı,
betonu tırnaklarıyla deliyorlar,
çıkarsız hesapsız,
yüreklerinin susturamadığı sesini,
elleri gibi kavuşturuyorlar birbirine”"”
UNUTMADIK, UNUTMAYACAĞIZ…
7 days ago…
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş

Ne Cola, ne Fanta, atarsa Yedigün…
Atarsa…
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
99,
atmazsa aq…
O Şimdi Asker :)
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Vatan borcu’mu layıkıyla yerine getirebilmek için kısa bir süre de olsa aranızdan ayrılıyorum.
Beni seven herkese çok teşekkür ederim.
Bensiz buralar, sizsiz oralar çok tatsız olacak biliyorum.
Görüşmek üzere güzel insanlar…
Yıldırdın Demirören Yeter!!!
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Mabedin en orta yerinde,
Büyük bir yüzsüz var, ŞEREF Tribününde,
Temizlik Bize Sökmez Ulan,
Dönmeyiz Bu Aşktan,
Gidecek Bu Başkan!!!
Bir Şampiyonlar Ligi öyküsü…
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Maç başladı.
İlk defa tribünde böyle bir şey gördüm.
Saldır Beşiktaşım… Islık….. Saldır Beşiktaşım… Islık… Saldır Beşiktaşım.. Islık…
Tam işte bu diyecektim ki, döndük eski halimize.
Dakika 17 de,
Lay Lay Lalay
Lay Lay Lalay
Beşiktaşımmm sen çok yaşa
Canımm fedaaa…
Eyvah ki ne eyvah.
Kısa süre sonra homurdanmalar başladı demeyeceğim.
Düdükten önce vardı zaten.
Kadro şöyle böyle,
Bunu takıma koyanın…
Misal, Sülayman futbolcu değilmiş. Belki öyledir belki değildir.
Napalım abi?
Maçı bırakıp gitsin mi adam?
Sahada o varsa o oynayacak.
İster beğen ister beğenme.
Ha Sülayman’ı ben beğeniyor muyum?
Hayır, ama yuhlamıyorum da.
Beşiktaş kazansın isteyip, sahadaki futbolcuyu yuhlamaya ironi falan denmez…
Peki kim bunu yapanlar?
İlk, orta ve lise öğreniminde öğretmenlerinin göz bebeği,
Her karnesi pekiyi, her karnesi teşekkürün ötesi,
Öss de 900 puan rekoru kırmış,
Üniversitenin futbol takımının kaslı ve çekici kaptanı,
İş hayatının basamaklarını koşar adımla çıkmış, makam aracı ve şöförü haketmiş, sekreter sahibi üst düzey yönetici,
Ki bu yönetici hiç zarar etmemesiyle tanınıyor.
Bariz Mükemmel insan.
Her futbolcu milimetrik paslar atsın.
Her top ayağa ulaşsın. Ne sert olsun, ne yumuşak. Tam ayarında.
Ayağa ulaşan her top kaleye de ulaşsın.
Kaleye ulaşan her top ağlarla buluşsun.
Ağları yırtmayanın…!
Defans asla top geçirmesin.
Adam da geçirmesin.
İkisini birlikte hiç geçirmesin.
Kaleciye lüzum kalmıyor.
UEFA oyuncu sayısını 10 a indirebilir.
Ama bir de şu var.
Karşı takımın oyuncuları bu özellikleri taşıyor, biz de taşıyoruz.
Defansımız adam geçirmiyor, gol atamayacaklar.
Defansları adam geçirmiyor, gol atamayacağız.
Gel de çık şimdi bu işin içinden.
Ne yapalım? Bilir kişiye soralım. Yani mükemmel insana!..
Cevap yok, çünkü ona bile hiç mantıklı gelmedi bu.
Peki bu kişi ne istiyor?
Messi.
E abi peki atkı kaç para? 20 lira. Oha çok pahalı! Messi kaça abi?
Başkan paraları çarçur etmeseymiş.
Ettirmeseydin abi.
Rakibine oy verseydin.
aaa oy veremedin demek?
Neden? Kongre üyesi değilsin.
Kocaman şirkette yönetim kurulu üyesisin de, kulüpte neden değilsin?
Yapabilecek tek şey kaldı.
Sövelim.
E bari bunu düzgün yapalım.
Umsss kime sövsek kime sövsek?
Aklımıza her gelene, aklımıza her geldiği şekilde.
Eskiden de sıkı küfürler edildi.
Ama çok daha saygındı.
Küfürün saygını mı olur?
Olur abi.
Çağırırsın. Hepiniz O.Ç. dersin. Dönersin arkanı.
Aklına ne gelirse söyleyince, haha sapıttı bunlar derler.
Haklıysan da haksız olursun.
Evlere şenlik olanlar sadece bunlar değil tabi.
Başkanı var, Teknik direktörü var…
Yaz yaz bitmez.
Son veriyorum.
Derken şunu da ekliyorum.
Wolfsburg benim düşmanım değil. Rakibim. Kazandılar ve alkışladım.
Yine olsa yine alkışlarım.
Şayet bir gün Fenerbahçeyi alkışlarsam, afaroz etsinler beni…
Arada bence fark var. Yok diyene aşkolsun.
Alkışladın ama Beşiktaşı yendiler.
E abi aşığız diyoruz ama romantikliğin de sınırı var. En azından bende..
Bağırmak..
Bir an Wolfs.. dedim. Hemen ardından dur dedim.
Abartmaya da lüzum yok.
Bağıran bağırdı.
Kızdıysam namerdim.
Aslında bu Acının ta kendisidir…
Asla mutlu olamayız.
Çünkü, herşeyi değiştiremeyiz.
Değişebilenler değişir, değişemeyenler kabul edilir.
Sevilirse böyle sevilir.
Aksi sevgi değildir.
Süleyman 200 topu taça atar, Beşiktaş yenilir.. Umrumda değil.
İsterim ki yensin ama yenmediyse, yine sarılır uyurum abi.
Nihayet son,
Başkan istifa etmeli.
Teknik direktör istifa etmese de aklını başına toplamalı.
Futbolcuların kendine güveni yerine gelmeli.
Kabiliyetlerini kullanabilecek düzeye gelmeli.
Taraftar iğneyi kendine, mızrağı başkasına batırmalı. Ama iğne mutlaka kendimize..
En büyük Beşiktaş, Gerisi Traş.
Emre Akman’a teşekkürler
Katil’e gül, düşünce’ye dayak…
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş

Bundan 1 hafta önce ülkeye getirilen PKK miltan’larının kahramanlık öykülerini gösterdi durdu bolca Televizyon’lar . Ülke polis ve asker’inin bakışları arasında yapılan mitingler, gösteriler kanımıza oldukça dokundu. Pişmanlık yasasından dahi yararlanmak istemedikleri halde daha 24 saat geçmeden serbest bırakılan bu insanlar kahraman’mış gibi gösterilirken, eylemlerde devlet’in tutumu en çok dikkat çekilecek kısıma işaret ediyordu.
Yapılan tüm PKK ve DTP mitinglerinde Polis 2.planda durup olayların bitmesini beklerken, Cumhuriyet’imizi kutladığımız 29 Ekim akşamı Atatürk Düşünce Derneği üyelerine yapılanlar kanımızı dondurmaya yetti. İçerisinde ülke’nin aydınlarının olduğu, avukat, öğretmen ve bir çok eğitimli kişilerin bulunduğu bu gruba Polis’in orantılı güç kullanması, insanların “suçumuz ne?” sorusuna cevap verme tenezzülü bile duymadan polis arabalarına tıkmaları kafalarda soru işareti oluşmasına ve ülke nereye gidiyor? sorularına sebebiyet veriyor.
Sormam gereken sorulardan bir kaçı;
Polis’e bu emri kim verdi?
Emirleri veren Vali veya Belediye Başkan’ı ise, amaçları AKP korkusundan onlara yaranmaya çalışmak mıydı?
Durduk yere insanlara vurulması, Kadınların “durun yapmayın, sizinde bacılarınız var” demelerine rağmen yerlerde süründürülmeleri kime hizmet bu ülkede?
Arkada o kirli bıyıklarının altından gülen kişiler, bilmiyorlar mı bu ülke insan’ı kendisine yapılan unutulmaz!
Kaldı ki dün sadece Denizli Atatürkçü Düşünce Derneği değil yurdun bir çok yerindeki derneklerden “İZİN VERMİYORLAR, DÖVÜYORLAR” haberleri aldık.
Televizyon’u ikiye bölüp PKK ve Atatürkçü Düşünce Derneği üyelerine polis davranışlarını izledikçe kanım donuyor. Bu ülke polisi, vekili, başkan’ı gerçekten kime hizmet ediyor?
Bizlere mi, yoksa onlara mı?
Kararı siz verin.
Cumhuriyet ve Bugün…
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
“Cumhuriyetimiz öyle zannolunduğu gibi zayıf değildir. Cumhuriyet bedava da kazanılmış değildir. Bunu elde etmek için kan döktük. Her tarafta kırmızı kanımızı akıttık. İcabında müesseselerimizi müdafaa için lâzım olanı yapmağa hazırız.” diyerek başlamıştı sözlerine Mustafa Kemal Atatürk.
Şimdilerde ise küresel, ekonomik ve siyasal önderliğini canlandırmaya çalışan bir Avrupa Birliği ile, cumhuriyet ülküsü ile AB üyeliğini bağdaştırma çabasındaki bir Türkiye var. Ülkü ve hedefin birlikteliğini başardığı derecede dünya sahnesinde yükselebilecek bir Türkiye.
Cumhuriyet’in kuruluş felsefesindeki ‘muasır medeniyet’ ülküsünün temel etkenleri zaman aşımına uğramadılar: laik hukuk düzeni ve eğitim, ekonomik girişimcilik, Batılı toplumsal işleyişi amaçlayan inkılaplar ve o dönem için dünya ölçeğinde son derece ilerici bir cesaretle çoğulcu demokrasiye geçiş çabaları.
Sadece bu da yetmezmiş gibi ısrarla din ile siyaset’in ayrılması, asla iç içe sokulmaması gerektiği altı kalın çizgilerle belirlemişken tam tersi politikalarla, içi çürümeye yüz tutmuş sistemlerle son demlenlerini yaşatmaya çalışan bir hükümet ile baş başayız.
Ucu sonu olmayan çeşitli açılımlarla, Türkiye’nin yıllardır kanayan parmağına dikiş tutturmak yerine, tuz basarak daha çok can’ını yakma girişimleri hem içeride hem dışarıda olağan gayretiyle devam etmekte.
Genç’liğin nereye gittiği bilinmeyen toplumlarda, ilerleme’nin bir o kadar durağan olacağı ve hatta geriye doğru seyredeceği tıpkı Osmanlı dönemi’nde ki gibi kaçınılmaz bir gerçek.
Atatürk ve Cumhuriyet ilkelerinden bi haber Türk toplumu’nun bu davranış ve tutum’u elbet bir yerde tökezleyecek ve gerçek anlamda var olan güç yitirilmeye başlandığında farkına varılacak gibi gözüküyor.
Yüzlerce topluluğu bir arada Cumhuriyet’in varlığı ile ayakta tutan ve 86′.yılında ağar yaralar almasına rağmen yıkılmayan bir oluşumun son’a erdirilmeye çalışılması demek, bu ülke’nin ilerleyen yıllarda söz hakkı’nın tamamen sona ermesi demektir.
Mustafa Kemal ATATÜRK ismi’ni ağzına almaya korkan, ilkelerini ve sözlerini bir türlü benimsemeyen bu topluma eminim ki gereken ders, yine Cumhuriyet’in çizdiği çizgilerle, gerekirse savaşarak, kan dökülerek verilmeye devam edecektir.
Toplum’un bölünmez bütünlüğü ve ortak paydaları ad’ına herkes üzerine düşen görevi sonuna kadar yapmalı ve 86 yıldır yıkılmamış, devrilmemiş bir çınar’ı gerek sandıkda, gerek cephede veyahut kalemi, sözüyle sonuna kadar korumalıdır.
Bu ülke kazanılırken dökülen kan’lar unutulmadan, demgaoji’lere, din’e, yobazlara kulak asılmadan var güçle çalışılmaya ve Mustafa Kemal ATATÜRK Ve Cumhuriyet kelimeleri ebediyen yanyana anılmaya devam edilmelidir.
HEPİMİZİN CUMHURİYET BAYRAMI KUTLU OLSUN.
Ey Efendiler! Avrupa’nın bütün ilerlemesine, yükselmesine ve medenileşmesine karşılık Türkiye tam tersine gerilemiş ve düşüş vadisine yuvarlanadurmuştur. Artık vaziyeti düzeltmek için mutlaka Avrupa’dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa’nın emellerine göre yapmak, bütün dersleri Avrupa’dan almak gibi bir takım zihniyetler belirdi. Halbuki, hangi istiklal vardır ki ecnebilerin nasihatleriyle, ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin?… Tarih böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir!” (Gazi M.Kemal – 6 Mart 1922, T.B.M.M.)

Canon see him! :)
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Adı Furkan, Grafik sanatçısı ve fotoğraf çekmek o’nun için bambaşka bir tutku.
Yalnız tek bir eksiği var, o da bir fotoğraf makinesi.
Hayalini süsleyen Canon’a ulaşmak için bir proje üretti ve Canon’un o’nu görebilmesi için tam 2010 adet fotoğraf çekerek amacına ulaşmaya çalışıyor.
Hayalini şöyle anlatmış:
“Kendimi bildim bileli fotoğraf çekmek istiyorum. Aklımda bir sürü kompozisyonla dolaşıyorum. Gördüğüm bütün güzel şeyleri hayalimde bir fotoğraf karesine sığdırıyorum. Yeni tanıştığım her yüz bana yeni bir fotoğrafı çağrıştırıyor. Gördüklerimi sizlere de gösterebilmem için, benim dünyamı sizinle paylaşabilmek içi tek bir şey eksik, bir Canon fotoğraf makinası.
Yıllardır bir Canon’um olsun istiyorum. Ama bir türlü o kadar parayı bir araya getiremedim. Sonra düşündüm de bazen parayı değil sizinle aynı şeyi isteyen insanları bir araya getirmeniz bir hayali gerçekleştirmek için daha etkili olabilir.
Ben de hayalimi paylaşan 2010 kişinin peşine düştüm. 2010 yüz, 2010 fotoğraf karesi… Hepsi yıllardır hayalini kurduğum Canon’a sahip olmak için.
Biliyorum Canon sonunda beni görecek ve ve ben sonunda dünyayı bir Canon’un vizöründen görebilicem.
Burdan her gün yeni eklenen fotoğrafları ve Canon’a kaç fotoğraf kaldığını takip edebilirsiniz. Siz de paylaşmak isterseniz bu hayali, bu bloğu yayabilir ya da yüzünüzü objektife dönebilirsiniz!”
Şimdi bizlere düşen o’na destek vermek, sadece gülümseyin ve Canon see him! deyin yeter.
Destek vermek için tek yapmanız gereken o’na ulaşmak,
Projenin internet adresi:http://canonseeme.blogspot.com
Furkan a friendfeed ten ulaşmak: http://friendfeed.com/katatonikpatlican
Twitter’ı: http://twitter.com/iAubergine
CANON SEE HIM..

Vatan mı Sağolsun?
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş

Az önce okuduğum haber ile soğuk duş almış etkisine girdim, şöyle diyor du:
“İfadeleri alınan 5 PKK’lının hepsi serbest bırakıldı. Böylece dün teslim olan 34 PKK’lının hepsi bırakılmış oldu. Kandil Dağı’ndan 8, Habur Kampı’ndan 26 olmak üzere toplam 34 kişilik ‘Barış Grubu’, terör örgütü elebaşısı Abdullah Öcalan’ın çağrısı üzerine dün Türkiye’ye gelerek teslim olmuştu. Sabah saatlerinde 29 kişi serbest bırakılıp, 5 kişi gözaltına alınmıştı. Tutuklama istemiyle mahkemeye sevk edilen ve Habur Gümrük Sahası’nda Silopi’den gelen bir hakime ifade vermeye başlayan 5 kişinin tamamı tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı Sorgulanan PKK’lıların hiçbirisin “Etkin Pişmanlık Yasası”ndan yararlanmak için talepte bulunmadıkları öğrenildi. Serbest kalan 34 PKK’lı grup Ankara’ya gitmek üzere DTP otobüsüne bindi. Otobüsün üzerine çıkan grup, dışarıda kendilerine sevgi gösterisinde bulunanlara gül attı. Araçta DTP Genel Başkanı Ahmet Türk de bulunuyor. DTP’li vekiller de araçlarıyla onları izleyecek”.
Nasıl yani, birisi bana bu’nun şaka olduğunu söylesin!
Sen nüfus cüzdanını yırt, git memlekette katletmedik bebek, asker bırakma, sonra da elini kollunu sallaya sallaya gelip teslim ol, pişmanlık yasasından yararlanmak istemediğin halde.
Yetmiyor DTP konvoy’unda önünde APO PİÇİNİN fotoğraflarıyla karşılanıyorlar.
Yazık kere yazık, ülke’nin ta içine koydunuz ya.
ALLAH BELANIZI VERSİN.
Kazanan Yine Faşizm…
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
-Eylem yapmak adına provokasyon’un en kralını yapan’ın da,
-Her şeye biber gaz’ı sıkarak cevap verenin de,
-Parayla satın alınan bütün adamcıkların da,
-Her zaman ilk onlar ağlayıp hakkımızı savunamıyoruz derken, kendi canı yanıyor diye, can yakan esnafında,
-Vali’sinin de,
-Başbakan’ının da,
-IMF’inin de,
TA, A.K.p
Film Ekimi Perdelerini Açıyor (17-25 Ekim)
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş

Film Ekimi programımız belli oldu.
18 Ekim Pazar
11:00 – Kapitalizm
16:00 – Che 1 – Arjantin
19:00 – Che 2 – Gerilla
20 Ekim Salı
21:30 – Parlak Yıldız (gala)
21 Ekim Çarşamba
21:30 – Kim Kiminle Nerede (gala)
22 Ekim Perşembe
19:00 – İspiyoncu
23 Ekim Cuma
19:00 – 9
21:30 – Beyaz Bant (gala)
25 Ekim Pazar
11:00 – Ay
16:00 – Altın Çağdan Öyküler
İş’te buna içilir beeeee :)
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Mezunnnn (((:
Bira soğuk içilir…
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Güle Güle Ufuk Çizgisi…
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
İnanamıyorum şoklardayım nasıl olur dedim öykünün yazısını okudugumda. ufukcizgisi abimizi kaybetmişiz suan kelimeleri bir araya getirmekte o kadar zorlanıyorum ki. Çok üzgünüm. Yüregi güzel insanlardan bi tanesi daha terketti bizi
Rabbim ailesine sabır versin
15 eylül kadir gecesinde blog’unda ettigi son dua :
İnsan suretiyle geldiğimiz şu hayatı “insan” olarak yaşayıp tamamlamayınasip et yarabbi. Zaaflardan ve herşeyin esirliğinden uzak eyle, ruhumuzukirletmeden temiz bir benlik ve kişilikle yaşamayı ve sana ulaşmayı nasipeyle. Ey merhametin en büyüğüne sahip Allahım, dünyada ve ahirettemerhametini günahkarda olsak bizlerden esirgeme. Bizleri dünyada iyikullarınla karşılaştır yanlışlara hidayet nasip et. Bana ve kullarına yolundaolmayı ve şu geçici hayatta sağlıklı, mutlu, huzurlu bir hayat yaşamayı nasip eyle.İşin, eşin, evladın, ömrün, ölümün hayırlısını ver Allahım.AMİN..
Basımız sağolsun.. Blog ailesi..
Unutulmadın Güzel İnsan.
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Kazım Kanat’ın ailesinin düzenlediği anma töreni saat 11.00′de başlayacaktır. Anma töreni için Akaretler’deki Kulüp binamızdan saat 10.30′da servis kaldırılacaktır.
Kazım abi seni çok özlüyoruz…Mekanın cennet ruhun şad olsun..
12 Eylül 1980…
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Hatırlamak gerekirse:
Güvenlik Konseyinin yaptığı açıklama ile Parlamento feshedildi, siyasi faaliyetler durduruldu, milletvekilleri ve senatörlerin dokunulmazlıkları kaldırıldı. Tüm yurtta sıkıyönetim ve saat 05:00 den itibaren sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Anayasa yürürlükten kaldırıldı. 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrasında 7000 kişinin idamı istendi. Askeri Yargıtay 124 idam cezasını onayladı. 50 kişi idam edildi. Askeri yönetimde, gözaltında ya da hapishanelerde, “doğal olmayan ölüm” sayısı 229 oldu.
Kısacası 12 Eylül ve Kenan Evren,
Unutmak mı?
Hasiktirin oradan!…
Açılım:10 şehit, Hizmet:30 ölü…
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Özlüyoruz…

Türkiye’nin acı günü :(
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Önce Sel felaketi,
Televizyondan izlediğimizin daha kötüsü mevcut. Durum içler açısı. 9 ölü ve hala kurtarılmayı bekleyen insanlar. Yağışların yarın daha da artacağının söylenmesi. Büyük acılar bunlar. Edirne, Selimpaşa, Trakya, Vize felaket bölgesi durumunda.
Bu yetmezmiş gibi, 7 tane daha can’ımız gitti bugün, şehit verdik.
Açın açabildiğiniz kadar
Başın sağolsun Türkiye.
Çekici misin? Seni sivrisinek yesin.
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş

Özellikle yaz aylarında ve nemli havalarda balkon sefalarının davetsiz misafirleri olan sivrisinekler, hepimizin korkulu rüyasıdır. Kimi zaman uykularımızı da kaçıran minik ama rahatsız edici bu yaratıkların neden bazı insanların başına bela olurken bazılarının yakınından bile geçmediği büyük merak konusudur. www.realage.com.tr olarak bu problemden kurtulmanıza ve sivrisineklerin neden sizi tercih ettiğini anlamanıza yardımcı olmak amacıyla ünlü sağlık sitesi WebMD’de yayınlanan bir haberi sizlere aktarmak istiyoruz. Amerikan Florida Üniversitesi’nden Profesör Jerry Butler, her 10 kişiden 1’inin sivrisineklere daha çekici geldiğini söylüyor. Ancak bu sinekler kanınızı emerken karınlarını doyurma amacında değil. Yalnız dişi bireyler insanları ısırıyor; çünkü yumurtlamak için insan kanına ihtiyaç duyuyorlar.
En Çok Kimi Seviyorlar?
Amerikan Sivrisinek Kontrol Birliği’nden Dr. Joe Conlon’a göre; kesin bir yanıt bulunamamış olsa da sivrisineklerin özellikle bazı insanları seçmelerindeki neden, bu kişilerin vücutları tarafından salgılanan kokuların daha çekici gelmesi. Bilim adamları insan vücudunun, sivrisinekler tarafından %85lik bir oranla diğer canlılara göre daha çekici bulunduğunu ortaya koyuyor. İnsan kimyası incelendiğinde, deriye yakın yerlerde bulunan bazı maddelerin fazlalığı sivrisineklerin bu kişilere yönelmesine yol açıyor.
Kolesterol Seviyesi, Ürik Asit ve Karbondioksit Çekiciliği Artırıyor
WebMD’ye yaptığı açıklamada Butler , “Derilerinin hemen altında yüksek seviyede steroit ve kolesterol bulunan insanlar sivrisineklerin daha çok dikkatini çekiyor. Ancak bu o kişilerde illaki yüksek kolesterol olduğunu göstermez. Sadece kolesterol vücutlarında daha seri bir şekilde işleniyor. Sivrisinekler aşırı ürik asit üreten kişileri de hedef olarak seçiyor. Amerikan Böcekbilimi Topluluğu’ndan böcekbilimci Dr. John Edman, bu maddenin sineklerin koku alma duyusunu harekete geçirdiğini ve bu insanları ısırmayı tercih ettiğini belirtiyor. Dr. Jow Conlon, “ Çok uzak mesafede bile olsa her tür karbondioksit sinekler için dayanılmaz çekiciliktedir. Vücudu daha büyük bir yapıya sahip olan kişiler daha fazla karbondioksit üretir ve bu durum neden sineklerin daha çok yetişkinleri hedef aldığını açıklar. Hamile kadınlar da normal kişilerden fazla karbondioksit ürettiklerinden daha büyük risk altındadır. Ayrıca hareket ve sıcaklık sivrisinekleri etkileyen faktörler arasındadır,” diyerek neden onları yakalamaya çalıştığımızda başımıza daha çok bela olduklarını açıklıyor. Çünkü biz hareket ettikçe yerimizi belirlemeleri daha kolay bir hal alıyor.
Sivrisineklerden Korunmak İçin Alternatif Öneriler
Piyasada satılan bir sürü koruyucu krem ve sprey var. Ancak kimyasallar dışında birkaç yöntemle de bu kâbusunuza son verebilirsiniz. • Dermatologların yaptığı araştırmalara göre; soya fasulyesi yağı içeren koruyucular denendiğinde 1,5 saatlik bir koruma sağladıkları görülmüştür. Ayrıca sitronella yağı, sedir, nane ruhu, limon çimeni ve sardunya da kısa süreli koruma sağlıyor. • Okaliptüs içerikli yağlar ise sivrisinekleri daha uzun süre uzak tutuyor. Bu yağlar 3 yaşın üstündeki çocuklar için de kullanıma uygun. • Son yıllarda B1 vitamini içerikli cilde yapıştırılan bantlar oldukça popüler hale geldi. Bu ürünlerin yaygın hale gelmesinin nedeni ise 1960 yılında yapılan bir araştırma. Araştırmaya göre; dişi sivrisinekler B1 vitamininin ciltte neden olduğu kokudan hoşlanmıyorlar. Ancak bu konuda başka bir kanıt elde edilmemesine karşın bu bantları satan şirketler, araştırmaların hala devam ettiğini ancak sadece kesin bir sonucun olmadığını savunuyor. • Vücudunuzda herhangi bir krem, sprey ya da maddenin varlığını istemiyorsanız sivrisinek tuzakları da oldukça etkili. Sivrisineklere çekici gelebilecek ısı, karbondioksit ve nem gibi koşulları sağlayarak onları kendine çeken bu tuzaklar, dişi sinek tuzağa girdiğinde ya hapsederek ya da öldürerek çözüm sunuyor.
Garanti sana kafam girsin…
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Yorum yapmayacağım…
Başbakan’a “van minüt” çağrısı
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş

Dünya liderlerinin gezegenin kaderini belirleyeceği Kopenhag İklim Zirvesi’nden çıkacak kararlar yakın gelecekte nasıl bir dünyada yaşayacağımızı da belirleyecek. Şimdi harekete geçme zamanı. Çünkü dünya hiç bu kadar ısınmamıştı ve insanlık iklim felaketinin korkutucu etkilerine hiç bugün olduğu kadar yakından tanık olmamıştı.
Greenpeace Gençlik Grubu bugün Başbakan Tayyip Erdoğan’dan Kopenhag İklim Zirvesi’ne katılmasını ve iklim için gerekli sorumluluğu alarak herkese örnek olmasını istedi. Bu çağrı ancak siz de destek verdiğinizde güçlenerek yayılabilir.
Dünya duymayı bilenler için yardım çığlıkları atarken Erdoğan’a yaptığımız çağrıya lütfen siz de katılın. İklim için şimdi “van minüt” değilse ne zaman?
Şaşırtıcı Rakamlar
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Açılışta Alevi-Bektaşi Federasyonu Genel Sekreteri Turan Eser’e soruldu:
* * * Neden her seçim öncesi ‘Sünniler ve Siyaset’ değil de ‘Aleviler
ve Siyaset’ tartışılır….?’
Eser, rakamlarla yanıtladı bu soruyu…
Verdiği rakamlar, tartışmaya yer bırakmayacak kadar net bir tablo sergiliyordu.
Bu rakamları yorumsuz olarak sizlerle paylaşmak istiyorum:
***Türkiye’de kaç okul var ?……………….67.000
***Kaç hastane var ?……………….1.220
***Kaç sağlık ocağı var ?………………..6.300
***Peki kaç cami var ?…………………85.000
Her 60 bin kişiye 1 hastane düşerken, 350 kişiye 1 cami düşüyor.
***Peki, kaç kilise var ?………………….270
***Kaç cemevi var ?…………………100
***Türkiye’de kaç doktor var ?…………………77.000
***Peki, kaç din görevlisi var ?…………………90.000
Türkiye’de her 900 kişiye bir doktor düşerken,
Eğitim-Sen’e göre Türkiye’nin 200 bin öğretmen açığı var.
***Türkiye’de kaç kütüphane var?………………….1.435
***Almanya’da kaç kütüphane var?………………….11.000
***Türkiye’nin kaç kentinde devlet tiyatrosu var ?……13
*** Kaç kentte kuran kursu var?…………………….81
***Bu kursların toplam sayısı kaç ?…………………….3.852
***Türkiye’de 1 opera derneği var, 11 bale, 10 heykel, 18 resim, 18 sinema, 38 tiyatro derneği var.
***Peki, kaç tane ‘cami yaptırma derneği’ var ?……..35.000
***İçişleri Bakanlığı’nın bütçesi ne kadar ?…………..783 trilyon
***Ulaştırma Bakanlığı’nın ?……………….678 trilyon
***Bayındırlık ve İskân Bakanlığı’nın ?………….677 trilyon…
***Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın ?………………632 trilyon…
***Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’nın ?………………280 trilyon..
***Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın ?…249 trilyon…
***Çevre ve Orman Bakanlığı’nın ?……………….404 trilyon…
***Sadece Sünnileri temsileden
8 bakanlığın bütçesi kadar…
22 üniversitenin toplam bütçesine denk…
***Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesinin yıldan yıla büyümesine bakalım:
1997′de 66 trilyon.
1998′de 119…
1999′da 180…
2000′de 270…
2001′de 302…
2002′de 553…
2003′te 771…
2004′te 1 katrilyon…
2005′te 1 katrilyon…
2006′da 1,3 katrilyon…
2007′de 2,7 katrilyon…
2008 son’unda 3.4 katrilyon…
Bir ülke, Diyanet’e, bütün üniversitelerine ayırdığı bütçe kadar pay ayırıyor,bunu son bir yılda ikiye katlıyorsa, doktordan, öğretmenden fazla imam yetiştiriyorsa, hastane değil cami yaptırıyor, kütüphaneden çok Kuran kursu açıyorsa, o ülkenin durup bir daha düşünmesi gerekmez mi?
Arkadaşlar!dışarda birşeyler oluyor farkında mısınız?uykuda olanları sarsın, uyandırın. yakında ışıklar sönebilir, karanlıkta ne yapacaksınız?
Lösev İyilikler Çarşısı Acil Yardım!
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş

İnternette gördüm bu çağrıyı,hemen yayınlamak istedim. Umarım hepimizin katkılarıyla çocuklarımızın yüzü güler.
6 Eylül Pazar günü Cam Piramit’te, binlerce lösemili çocuğumuz ve ailesinin gıdadan temizliğe, beyaz eşyadan mobilyaya, kıyafetten kırtasiyeye kadar pek çok ihtiyacını karşılayabileceği ‘LÖSEV İYİLİKLER ÇARŞISI’ için acilen 1.el OYUNCAK, KÜÇÜK EV ALETLERİ, HALI ve HER YAŞTA HER CİNSTE AYAKKABI ihtiyacımız vardır.
vakıf için buraya lösev lösemili çocuklar vakfı
iletişim için esen ergörün 0312-447-06-60 dahili 210
sadece 1hatfa kaldı sesimizi duyuralım…
NOT: Bağış yaparak destek olan firmalara bağışları karşılığında LÖSEV Bağış Makbuzu iletilmektedir. Bu sayede bağışçı firmalar, bağışlarının % 100’ünü vergilerinden düşebilmektedirler.
Yıkılacak Yer mi Kalmamıştı?
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş

Türkiye’nin en güzide okullarından birisini dün Sahur ile beraber Allah Allah nidalarıyla yıktılar. Geçerli sebepleri okul’un bulunduğu arazide gecekondu olarak görünmesi.
Türkiye’nin hatta Dünya’nın neresinde bir eğitim kurumunu göz’ü kapalı yıkmak var şaşarım. Hemde çözülmemiş bir dava ve belirtilmemiş bir dava varken.500 öğrenci’nin eğitim aldığı bu güzide okul’u yıkmak yerine devlet kendi mülkiyetine alıp devam ettiremezmiydi?
O vurulan balyozlar sadece okul’a değil Cumhuriyet Tarih’ine vuruluyordu adeta.
O çocuklar’a kim anlatacak ileride bu durumu?
Nasıl bir ülke olduk çıktık arkadaş...
Özleyenlere…
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Bıraktığım yerden, daha güncel daha eğlenceli haber ve yazılarımla,
Gerekli düzeltme ve düzenlemelerden sonra
www.burakguven.net ‘te olacağım.
İlgilenen herkese teşekkürler.
Döndük vesselam.
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Uzun süre aranızda olamadım haklısınız.
Ama Daha güzel şeyler sunabilme adına artık buradayım.
Tekrardan merhaba güzel insanlar.
Şu anda deneme aşamasındayız kısa zaman sonra yine bildiğiniz ben olmaya devam (:
Garip Haller Vol.4
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Geldik mi Geldik…
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Selam güzel insanlar, tatil bitti dönüşümüzü yaptık.
Tatil olunca haliyle herşey kusursuz ve mükemmel geçiyor.
İstanbul’un nem ve sıcağına + iş temposuna bir an önce ayak uydurmak umuduyla.
Umarım o süreçte herkes iyi geçirmiştir günlerini.
Anlatacak çok şey var, bi ara yazarım.
Hoşbuldum
İETT’den DEV Hizmet!!!
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Yeni hat tüm İstanbul Halk’ına hayırlı olsun (:
Büyükşehir Çalışıyor…
Bu mudur yani?
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Onca kıyafet tartışıldı, konuşuldu, ne giydi ne giyecek derken bugün provası yapıldı.
Gördüm elbiseyi şok oldum, bildiğin dansöz kıyafeti (bana göre) daha ihtişamlı göz alıcı bir kıyafet beklerdim.
Olmamış be Hadise…
Usta’nın Ulusa Seslenişi
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
|
Diyet, perhiz, rejim gibi faaliyetler hedefte Türk delikanlılarının ve genelde de Türk milletinin devamını engellemek için dış mihraklar tarafından gündeme getirilmiş şuurlu bir düzmecedir. Gaye, eskiden bir koyunu, bir oturuşta götüren dev gibi babayiğit atalarımızı ve tarlada doğum yaptıktan sonra bebeğini kundaklayıp, elde orak tarlada çalışmaya devam eden Türk kadınlarını; kalori hesaplayan, hapşırınca yatağa giren, fitness ve aerobik yapan çıtkırıldım tiplere dönüştürmek ve Türkleri Çinliler, Japonlar gibi sıska, zayıf ve sağlıksız bir ırk haline getirmektir. İcabi halinde 240 kiloluk top mermisini tek başına namluya süren bir babayiğidin, kalori hesaplayan, yoğurtlu kebabi reddeden bir züppe haline getirilmesinden daha büyük bir soykırım olabilir mi? İç yağının, kuyruk yağlarının, anamızın Vita yağının kolestrol yaptığı palavradır. |
Kolestrol, kebapları yedikten sonra
iki şise soda içerek ayarlanabilecek bir gaz durumudur.
Sakın bu oyuna düşmeyin.
Feminizm, kadın hakları, çevre şuuru ve eşitlik adı altında Türk kızlarının akılları çelinerek, yemek yapmayı bilmeyen, bizim istikbalimiz olan yavrularını, abuk subuk yiyeceklerle yetiştirecek, damak zevki gelişmemiş, sunta kılıklı diyet bisküvilerini yiyecek sanan bir hale getirmişlerdir.
Ayrıca kör olası dış mihraklar, bu kızlarımıza kebap, soğan, çiğ köfte vb. Lezzetleri yiyen, bardak bardak şalgam suyu içen yiğitlerimize hanzo-kıro gibi sıfatlar takmayı öğretmişlerdir.
Ayrıca son yıllarda moda gibi gösterilmeye çalışılan Çin mutfağı diye birşey yoktur. Bu sözde mutfak, acaip zerzevat ile acaip mahlukatın, wog adı verilen bir tencerede yarı pişmiş yarı çiğ olarak hazırlanıp insanlara eziyet olsun diye sopalarla yenmesinden ibaret bir hokkabazlıktır. Sakın kanmayın, sakın yemeyin. Helal değildir!
SİZ KEBAP, CİĞER KAVURMA,NOHUTLU DÜRÜM, BEYRAN VE MİS GİBİ FISTIKLI BAKLAVA YEYİN.
Unutmayın su uyur, düşman uyumaz!
Müthiş Buluş.
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Sevgilinden yeni ayrıldın aşk acısımı çekiyorsun?
Sınavların kötü geçti diye kafayı mı yiyorsun?
İşte patron’unla aran mı kötü?
Sabah kalkmak zormu geliyor?
Depresif misin?
Üzülme!
Bilim adamları araştırdılar ve sonunda senin için buldular.
İşte o müthiş buluş
Yazamadım bile sana…
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Ne diyim ki;
Aşk olsun sana çocuk aşk olsun…
1 Düğün 44 Cenaze…
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Ne denebilir ki bu görüntüler karşısında. 300 kişilik köyün 44′ü bir katliamda acımasızca öldürülüyor hiç uğruna.
Kimisi namaz saf’ındayken, kimisi uyurken, kimisi karnında 9 aylık hamileyken, kimisi daha bebekken.
Bu katilleri ödüllendirmemek adına, ülkemde idam yasasının tekrar çıkmasını istiyorum.
Töreymiş!, töreniz batsın.
Fark Var!
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Kaynak: Anonim
|
ÇOCUKLAR ARASINDA FARK VAR |
||
|
FETHULLAH’IN ÇOCUKLARI |
İKİNCİ CUMHURİYETÇİLERİN COCUKLARI |
MUSTAFA KEMAL’İN ÇOCUKLARI
|
|
PENSİLVANYA’DAN EMİR ALIR |
WASHİNGTON’DAN VE BRÜKSEL’DEN EMİR ALIR |
EMİR ALMAZ, DÜŞÜNÜR |
|
YÖNÜ DOĞUYA DOĞRUDUR |
YÖNÜ PARAYA DOĞRUDUR |
YÖNÜ MUASIR MEDENİYET SEVİYESİNE DOĞRUDUR |
|
LAİKLİKTEN KORKAR |
LAİKLİĞİ BİLMEZ |
LAİKLİĞE BAĞLIDIR |
|
ARAPLARA ÖZENİR |
AVRUPALIYA ÖZENİR |
KİMSEYE ÖZENMEZ, KENDİ İNSANINI SEVER |
|
FEHMİ KORU, M. TÜRKÖNE N. ILICAK OKUR |
ALTAN KARDEŞLERİ OKUR |
BALBAY, ÖZDİL, COŞKUN OKUR. Ama Kendi muhakemesini kendi yapar. |
|
SİNSİDİR |
YALAKADIR |
DÜRÜSTTÜR |
|
ÜMMETÇİLİĞE İNANIR |
KÜRESELLEŞMEYE İNANIR |
ULUS DEVLETE İNANIR |
|
FAİZSİZ BANKALARI KULLANIR |
YABANCI ORTAKLI BANKALARI KULLANIR |
KAMU BANKALARI VE YABANCI ORTAĞI OLMAYAN BANKALARI KULLANIR |
|
TARİKATÇILIK ESASTIR |
KARAKTERSİZLİK ESASTIR |
LİYAKAT ESASTIR |
|
TÜRBANA DİNİN TEMELİ OLARAK BAKAR |
TÜRBANA RANT KAPISI OLARAK BAKAR |
TÜRBANA BİREYSEL ÖZGÜRLÜK OLARAK BAKAR |
|
CUMHURİYETİN ALTINI OYMAYA ÇALIŞIR |
CUMHURİYETİ SATMAYA ÇALIŞIR |
CUMHURİYETİ ÇOCUKLARININ EMANETİ OLARAK GÖRÜR |
|
DEMOKRASİ BİR ARAÇDIR |
DEMOKRASİ BAŞI SIKIŞINCA KAÇACAĞI BİR LİMANDIR |
DEMOKRASİ BİR AMAÇDIR |
|
AB SAYESİNDE KENDİ KADROLAŞMASINI VE İCRAATLARINI ÖRTER |
AB SAYESİNDE TOPLUM DEĞERLERİNİ YERLE BİR EDER |
AB SAYESİNDE BİREYSEL ÖZGÜRLÜKLERİN PEŞİNDEN KOŞAR |
|
KIBRIS GEREKSİZ BİR KARA PARÇASIDIR |
KIBRIS GEREĞİNDE PARAYA ÇEVRİLECEK BİR MALDIR |
KIBRIS ŞEHİT KANLARI İLE SULANMIŞ BİR VATAN PARÇASIDIR |
|
İKİLİ OYNAR |
İKİLİ, ÜÇLÜ, BEŞLİ, NASIL İŞİNE GELİRSE OYNAR |
SÖYLEDİĞİNİN VE YAPTIĞININ ARKASINDADIR |
|
ARAPÇA KONUŞMAYA ÇALIŞIR |
AMERİKAN AKSANI İLE İNGİLİZCE KONUŞUR |
TÜRKÇE KONUŞUR |
|
DEVRİMLERLE TRAVMAYA UĞRAMIŞTIR |
DÖNEKLİKTEN BAŞI DÖNMÜŞ, TRAVMAYA UĞRAMIŞTIR |
BU ÜLKEYİ PARÇALAMAYA ÇALIŞANLARI GÖRDÜKÇE TRAVMAYA UĞRAR, Eliyle diliyle müdahale eder |
|
YEŞİL BAYRAK PEŞİNDE KOŞAR |
YEŞİL DOLARLAR PEŞİNDE KOŞAR |
KANKIRMIZI BAYRAĞIMIZ İÇİN YAŞAR |
Dayan Vedat Kaptan…
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
İfadesi öyle zor anlar var ki hayatta bazen; Her konuya bir cevabı olan ben bile düğüm düğüm hissediyorum şimdi boğazlarımı… Mevsimlerden yazın ilkbahara çalışı ve havada mis gibi toprak kokusu,üzerine yağmur yağmış hafiften…
Çok güzel bir gün olacaktı bugün oysa… Sınavlar iyi geçmişti ve sonuçları bile geldi. Bir sonraki hafta da mabetteydik oysa ki, hemde derbi maçı. Her gün yeni umutlar da açıyordu gözlerini. Ama bir cümle,sadece bir cümle kararttı bu güzellikler sahnesini. Babamın ‘’Sen bilmezsin,o zamanlar…’’ diye başladığı Beşiktaş sohbetlerinde sevmiştim seni.Ne büyük topçu olduğunu anlatır dururdu görenler.Sadece 1 penaltı kaçırmışsın,öyle dediler… Bir Yusuf diyorlardı,bir Vedat bir de Sanlı… Ardından Beşiktaş’ın maç kazandığı günlerin akabinde zafere ilişkin gazete manşetlerini arşivlemeye başladım kendimce. Yeter ki Beşiktaş maçı alsın,ne kadar gazete varsa alınır,ne kadar zafere dair satır varsa okunurdu.Gel zaman git zaman o satırların içinde kartal yüreğimiz önce seni,ilk seni arar oldu büyük kaptan.
Öyle saltolar vardı ki yazılarının içinde,seni yıllardır okuyan biz müdavimlerin bile ters köşeye yatıyorduk zaman zaman.Ne de olsa penaltı ustasıydın sen ve ters köşeye yatmamak elde değildi büyük kaptan. Şimdi bunlar geçiyor gözlerimin önünden.O ak düşmüş sakalına bile Siyah-Beyaz diyerekten hasta oluşum… Benim de senin gibi özel zevkimdi Sergen seyretmek ve ben de senin gibi hayretle izliyordum onu.Çarşı’da buluyordum maçın ruhunu.Rakı balığı da seviyordum,demlenmeye de başlamıştım oysa.Oldu mu be büyük kaptan,oldu mu?
Bir öğleden sonra aldığım haberde ‘’kanser’’ diyorlar senin için.Gel sustur şu gazetedeki köşe yazarlarını Vedat abi.’’Sapasağlam buradayım evlat,yalan’’ de, ‘’İnanma’’ de.Daha görecek şampiyonluklar var be Vedat abi. Belki Yusuf çok özledi seni.ama daha yapacak çok iş var be Vedat abi.Aklımdan o kadar çok şey geçiyor ki…E ne vardı o kadar içmeseydin be kaptan? Ama sen de haklısın,meret ne de güzel gidiyor değil mi? Şimdi senden sadece bir ricam var büyük kaptan,kabul edersen her Beşiktaşlı gibi bir ‘’evladından.’’
Hayatımın en gurur verici günüydü Süleyman Seba’nın elini öptüğün gün. Geriye eli öpülesi,hayal edilesi bir güzel insan daha kalmıştı şimdi,Vedat Okyar… Belki bir gün basın tribününe değil de,hani o şampiyonluk coşkusunu doyasıya yaşamak için kapalıya gelir diyordum. Ya da bir gün yolum düşer de Hasbi’ye uğrarsam bakarsın rakı balık keyfinin ortasında bulurdum büyük kaptanı. Velhasıl o buluşmaya dair umutlarım hiç kaybolmamıştı ve şimdi hala ayakta o umutlar. Senin için seferber ettik hepsini büyük kaptan.
Dayan be!
Dipnotlarım 1
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Neymiş?
Yapmamak lazımmış,
Oyun yeniden yazılıyor…
Biraz mizah iyi gelir bünyeye… vol.2
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Biz Terörist Değiliz!!!
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Yazmayacaktım, uzak kalacaktım ama dün yaşadıklarımız buraya içimi dökmemle geçer sadece. Bir eğlence alanı düşünün bir festival alanı, elinde bayraklarla, yanında eşi ve çocuğu ile güneş’in biraz yüzünü gösterdiği hava’da, takım’ını şampiyonluk yolunda ki önemli bir maçta desteklemek isteyen 10.000 kişi’nin sokaklara döküldüğünü. Bu bir miting değil, bir gösteride değil, bu aşk’ın başka bir yansıması sadece.
Takım geliyor 3000 meşaleyle görülmemiş bir sevgi seli yaşanıyor Beşiktaş semtinde, heryer alev alev yanıyor aşk’tan, herkes çıldırmış bir şekilde Rio Karnavalını’na taş çıakrtır cinsten eğleniyor, takım’ının otobüsünü mabede kadar uğurlamak için önünde arkasında konvoy yapıyor ve şarkılarla bestelerle eğlenerek yürüyor.
Buraya kadar olan herşey mükemmel, ama Gazi mahallesinde yaşanan olaylar, Kürdistan mitinglerinde yapılan sloganlarda bile g*tü yemeyen çevik kuvvet, çocuk dinlemeden, yaşlı genç dinlemeden, insanların üzerine biber gazı sıkıyor, yetmiyor jopluyor, yetmiyor tazyikli su sıkıyor, gaz’dan bunalanlar yerlerde, su’dan etkilenenler havada uçuşuyor. Dışardan gören biri bunu savaş zanneder. Ey bizim emniyetimizi korumakla görevli, Emniyet Müdürleri bu’mudur sizin işiniz? Üzerinizdeki mavi’ler mi erkekliğinizin sembolü? Orantısız güç güç değildir mantığı. Size beddualarım çok büyük, umarım bir gün o joplar gazlar çoluklarınız çocuklarınızın kafasında patlar.
155- Polis İmdat değil, 155- İmdat Polis… Hiç birinize benim vergimle benim harcımla kazandığınız paraları helal etmiyorum….
Bu konuyla ilgili Haberturk Gazetesi yazarı Erdoğan Aktaş’ın yazısı her şeyi anlatıyor zaten…
Güneşli, güzel bir Cumartesi günü. İstanbul’un en güzel yerlerinden Barbaros Bulvarı, düğün yeri gibi. Kadın, çoluk çocuk, siyah beyaz giyinmiş, elde meşaleler herkes aşkını bekliyor. ‘Beşiktaşkı’. Randevu oraya verilmiş haftalar öncesinden. Herkes heyecanlı, herkes kıpır kıpır. Onbinlerce sevdalı yollara dökülmüş.
Kabul etmeli ki, siyahla beyaz arasındaki çizgi, otobüsle stada gitmeye çalışan Beşiktaş kafilesi için birbirine girmiş. Sevginin aşırısı, biraz panik, biraz da bunaltı yaratmış. Fakat sokaklara taşan duygu, zaten abartının kendisi değil midir? Adı üzerinde eğlence. Takım karşılanıyor, sonra tribüne gidecek herkes. Eğlence orada devam edecek.
Fakat bu arada saatler geçiyor. Binlerce polis daraldıkça, daralıyor. Sinirler geriliyor ve ortalık karışıyor. Bir bahaneyle çevik kuvvet, kalabalığın içine kontrolsüz olarak giriveriyor. Neden? Sevgisini sözüm ona kontrolsüz olarak gösteren insanları hizaya sokacak. Yani bir duyguyu, bir sevdayı, bir tutkuyu, aşkı sokaklara dökmüş insanlara, kontrolsüz olarak müdahale etmeye başlıyor polis. Coplar inip kalkıyor. Yetmiyor, gaz bombaları havada uçuşuyor. Eğlenceye gelmiş insanların, kadın çoluk çocuk demeden kafası patlatılıyor, Yetmiyor, panzerlerden tazyikli su sıkılıyor. “Durun ne yapıyorsunuz?” diye bağıran çocuk, basınçlı suyla yerlere yıkılıyor. Neden? Çünkü üzerinde siyah beyaz forma var.
Kasklı, kalkanlı, silahlı, gaz bombalı çok sayıda polis, hırsını, hıncını alamıyor, önüne gelene vuruyor. Sanki taraftar değil, terörist bir grup. Sanki stada gidenler, büyük bir aşkın, Beşiktaşk’ın tutkunları değil, düşman ülkenin silahlı kuvvetleri. Saldır! Dağıt! Vur! Kır! Parçala! Vur ki, bir daha yapmasınlar. Parçala ki, bir daha stada, gelmesinler. Dağıt ki, bir daha sevmesinler. Üstelik bakıyorum, bu olayı yorumlayanlar, “E canım Beşiktaş taraftarı da çok abarttı” diyiveriyorlar. Ya da “Bu kadar da aşırı bir sevgi olmaz ki” diyenler çıkıyor.
Yani tüm suç taraftarda. Hepsi suçlu. Hepsi vatan haini. Ama kimse polisin tavrını sorgulamıyor, eleştirmiyor, tartışmıyor. Biliyorum ki,şimdi bazılara çıkıp, beni fanatikleri savunmakla suçlayacak. Duygusal davrandığımı düşünecek. Fakat olayların başladığı noktada gazeteci arkadaşlarımın anlattıkları ortada.
Görüntüler her şeyi anlatıyor. Gerçekten bazıları aşırı tepkide bulunmuş olabilir. Peki bu onbinlerce insanı cezalandırmayı mı gerektirir? Niçin kimse bunu sormuyor? Önüne gelene vuran kontrolsüz güç niye sorgulanmıyor? Niçin kimse, “Yahu futbol taraftarına bunu yapan, daha önemli olaylarda ne yapar?” diye sormuyor? “Polis kontrolden çıkarsa, ne kadar güç olabilir?” diye niçin kimse sormuyor, düşünmüyor, tartışmıyor? İnanılır gibi değil. Polisin görevi, gerçek suçluları bulup etkisiz hale getirmek ve adalete teslim etmek değil mi? Bir kalabalığın her unsuruna suçlu, terörist muamelesi yapan polisin bu işte hiç mi suçu yok. O attıkları gaz bombaları, sadece olay çıkaranları mı etkiledi?
Peki ya çevredeki esnaf, çocuklar, kadınlar? Onların suçu neydi? Sonra da taraftar tribüne girdi ve tepkisini orada gösterdi. Binlerce kişi şöyle bağırdı; “Taraftarız biz, terörist değil!” Herkesi bu konuyu düşünmeye davet ederken soruyorum, “Taraftara terörist muamelesi yapanlar, Türk futbolunu terörize etmiyor mu?” “Ben en çok da neye üzüldüm biliyor musunuz ?.. Bu olayların hemen ardından, Polis Haftası nedeniyle İnönü Stadı’nda maç öncesinde yapılan resmi geçitteki polis üniformalı minik yavrular “Neden polise böyle kötü tezahürat yapılıyor ?” diye düşünmüşlerdir.
Polisimizi topluma 7′den 70′e böyle mi sevdireceğiz, Sayın Celalettin Cerrah ?
Türkiye Cumhuriyeti Sayım Gerçeği.
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Gerçek Msn konuşmasıdır;
Gün içerisinde arkadaşımla yaptım;
BlackOzZy:
kanka ordamısın?
BlackOzZy:
olm dün ne dolaplar dönmüş
BlackOzZy:
ya bizim arkadaş bağlarda sandık başındaymış
BlackOzZy:
sırf sandığa sahip çıkayım hesabı
BlackOzZy:
neyse
BlackOzZy:
sandıkları bi açmaya başlamışlar
BlackOzZy:
10 kılıçdaroğlu 1 akp
BlackOzZy:
bu şekilde gitmiş hep
BlackOzZy:
sonra diğer okullardanda hbrler gelmeye başlamış paso kılıçdaroğlu
BlackOzZy:
hatta bir sandıkta full kılıçdaroğlu çıkmış
BlackOzZy:
193 kılıçdaroğlu 0 akp
BlackOzZy:
neyse kanka
BlackOzZy:
böyle devam etmiş
BlackOzZy:
bir okuldan hbr geliyor bunlara müdürün elinde oy kağıtları
BlackOzZy:
deste deste
BlackOzZy:
çocuklar tuvalete çekiyorlar müdürü
BlackOzZy:
sonra konuşturuyorlar bunu
BlackOzZy:
odamda da var diyor
BlackOzZy:
tuvaletten bi çıkıyorlar imdat diye bağırıyor ibne
BlackOzZy:
o sırada bunlar dalıyorlar müdüre
BlackOzZy:
orada kalıyor
BlackOzZy:
sonra çocukl bağlara geri dönüyor
BlackOzZy:
akşam oluyopr
BlackOzZy:
elektrikler bi gidiyor
BlackOzZy:
polisler bunlara kelepçe vuruyor direkt
BlackOzZy:
çocuk direniyor ama polis bırakmıyor
BlackOzZy:
sonra bi şekilde salıyor bunları ama
BlackOzZy:
ama iş işten geçmiş o arada oylar gitmiş
BlackOzZy:
sonra sokakta adamın tekini buluyorlar elinde 3 çuval oy var
BlackOzZy:
hatta dün stara çıkmış
BlackOzZy:
kanka chpnin oyları çalıyorlar
BlackOzZy:
neyse diyorki biz okulda 5000 oy saydık diyor
BlackOzZy:
ysknın siteye bi bakıyorlar 3000 yazmışlar
BlackOzZy:
hatta diyorki hani tvde il başkanı açıkladı ya %41 öndeyiz diye
BlackOzZy:
o sonucu bizde gördük diyor
BlackOzZy:
ama tvler yazmadı diyor onu …….
Bakarmısınız bunlar hikaye değil Televizyonda bas bas bağarılanlar gerçekti.
Yine aynı şekilde dün CHP Beyoğlunda önde giderkende elektrikler ne hikmetse kesildi, keza orada görevli başka bir arkadaşım daha hemen hemen aynısını anlattı bizzat bana. Ankara, Adana ve İstanbul’da yaşandı bunlar.
Ülkeyi Sat, Hırsızlık yap, Askeri Öldür Kral Ol.
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Bir tarafta baktığımız zaman kırsal kesimler’in tamamı neredeyse AKP’ye gitmiş durumda. İç Anadolu, Doğu’nun bir kısmı, Marmara’nın Doğusu Ege’nin Doğu’su. Diğer tarafta ülkem’de askerimi öldüren, Kürt millyetçiliği yapan, ülkeyi bölmeye çalışan DTP’nin Güneydoğu’yu ele geçirmesi ve yerel seçimde 4. parti konumuna yükselmesi.
Israrla dünden beri savunduğum deniz görmüş medeniyet görmüş bütün illerde (Edirne’den Hatay’a kadar) AKP’nin hezimet görmüş olması ülke’nin haritasını rahatlıkla çizmektedir. Keza gene İstanbul’un en gelişmiş semt’lerinde de alınan CHP üstünlükleri de ne’yin ne olduğunu açıkça belirtmekde.
Sırasıyla konuşmak istersem:
İzmir Halkı:
Sana minnettarım. 30 ilçe’de 30 başkan çıkardın. Atatürk’ün kurduğu cumhuriyet’i hala yaşatmaya ve göğsümüzü kabartmaya devam ediyorsunuz. Geleceğiz, buralar bize göre değil inan’ın elbet bir gün bizde sizin saflarınızda olacağız. Teşekkür ederim kendi adıma.
Ankara Halkı:
Koyun’muşsun hemde en yolunmuşundan. (söz’üm Melih Gökçeğe oy atanlara) Seni soyan, seni yolan, elinde ne varsa alan bir adam’ı tekrar baş’a getirdiniz ya, bravo size. Hey ben’im başkentim hey. Beter olun.
İstanbul Halkı:
Büyük semtleri saymıyorum. Zaten hepsinde ney’in ne olduğu belli. Okumuşlukla cahillik haritasını çizdiniz. Kadıköy, Beşiktaş, Bakırköy, Maltepe, Kartal, Avcılar, Adalar , Büyükçekmece, Çatalca, Sarıyer, Silivri, Ataşehir’e teşekkürler. Yalnız Beyoğlu %6 öndeyken kaybedildi şaşırtıcı. (Gerçi dün Beyoğlu’nda 01:00 – 03:00 arası elektriklerin kesilmesi tesadüf olabilir mi acaba?)
Yani kısacak seçim’i kendi açımdan özetlersem
İstanbul + Ankara < İzmir
bunun ötesi yok…
Yerel Seçim Sonucu:
Türkiye Geneli
AKP: %38.94(bu AKP için bir uyarıdır da aslında)
CHP: %23.18
MHP: %16.14
DTP: % 5.48 İstanbul: AKP: %44.33
CHP: %36.88 Ankara: AKP: %38.47
CHP: %31.50
MHP: %26.90 İzmir: CHP: %53.44 (30 İlçede 30 başkan)
AKP: %32.19
Hamdolsun Türkiye’me…!!!
Işıklar Kapanmasın, Sandıklar Çalınmasın ULAN!
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Edirne’den Hatay’a Kırmızı olması sanırım tesadüf değil, deniz görmüş şehirler diye adlandırıyorum, yani kısaca medeniyet.
Güney Doğu gene DTP, devam edin bölün ve aç kalın…
Ama İstanbul ve Ankara Büyükşehir Belediye mi?
Sanırım Hırsızlık her zaman kazanacak…
Günün özeti İstanbul + Ankara < İzmir Türkiye Geneli
AKP: %39.20 (bu AKP için hezimet anlamıdır)
CHP: %21.78
MHP: %16.48
DTP: % 5.56
İstanbul:
AKP: %43.31
CHP: %39.13
Ankara:
AKP: %37.13
CHP: %32.38
MHP: %27.60
İzmir:
CHP: %56.75 (30 İlçede 30 başkan)
AKP: %29.72
Az balık yiyen il ve ilçeler AKP’ye atmışlar oy’u.
Denizi gören medeni şehirlerden CHP oyları.
İL: Kırklareli, Tekirdağ, Edirne, Çanakkale, İzmir, Aydın, Muğla, Antalya, Adana, Zonguldak, Sinop, Gİresun
Denizi gören medeni ve İstanbul’un göbeği sayılan ilçelerden CHP oyları
İLÇE: Adalar, Ataşehir, Avcılar, Bakırköy, Beşiktaş, Beylikdüzü, Büyükçekmece, Çatalca, Kadıköy, Kartal, Maltepe, Sarıyer, Silivri, ve bomba BEYOĞLU
PS: Bazı il ve ilçelerde özellikle kıyasıya rekabet yaşanan ANKARA, İSTANBUL ve ADANA’da elektriklerin kesilip oy verilerinin girilemediği söyleniyor ve ilginçtir sandıklar çalındı haberi geçiyor, başlandı gene hile hurdaya
Başbakan’ın da suratı oldukça asık, neden acaba?
Hafta’nın sonu…
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Güzel bir cumartesi sabah’ına uyanmak ne zamandır özlediğim bir duyguydu. Fotoğraf çekmeyeli bayağı bir zaman oldu, sanırım pılımı pırtımı toplayıp herhangi bir sahile veya çiçeklerin yüzünü gösterdiği doğa ötesi bir yere çekim yapmaya gideceğim. (1 saatte düşündüm taşındım).
Yoğun bir hafta geçirdik şüphesiz. İşyerinde amansızca bizi denetleyen bağımsız firma, bir yandan hesap uzmanları kurulu, maliye bakanlığı vs derken hafta iş konusunda nasıl geçti anlamadım ama çok yoruldum.
Perşembe günü sevdiğim bir çok insan’ın doğum günüme gelmesi ve eğlenmesi beni çok mutlu etti, sevildiğini bilmek insana güven ve aşırı dozda moral veriyor.İyi ki varsınız diyorum, cansınız, canımsınız.
Benim gibi gündemi takip eden bir blog Muhsin Yazıcıoğlu konu’suna pek değinmedi, yapılan hatalar yanlışlar, suikast düşüncesi, içerisinde ölen masum insanlar. İnan’ın ben daha çok onlar’a üzüldüm, keşke kurtulabilselerdi
Ama şu var ki hiç bir şey Balgat, Bahçelievler, Sivas ve Çorum’da olanları zihnimizden kazımaya yetmez ve artmaz…
İnsanlar’ın artık sözde değil özde icraat yapmasını beklediğimden, yarın seçimide düşünerek artık birşeyler olması için bolca fikir geçiriyorum aklımdan. Ola ki değişen birşey olmazsa (ki olmayacağını düşünüyorum) zaten boş’a konuşmuş oluruz. AK’mı kara’mı belli olsun bakalım.
Akşam Milli maç var, ama sağolsun Terim Bey’ler takım’ı kurarken, nerede sakat, nerede formsuz oyuncular varsa çağardığı için, milli takım kaptanlığını daha çok değil 3 maç önce karşı takım oyuncusuna boğazını keserim işareti yapan birine verdiğin için ayrı bir antipati ile yaklaşıyorum. 80.000 kişilik Barnebau’dan çıkmak kolay iş değil bakalım göreceğiz. Ama komiğime giden, İspanya böyle önemli bir maçı 80.000 kişilik bir stada vermiş baskıyı düşünmüşken, bizim onca stad içinde 18.000 kişilik stad’ı seçmemiz komik geldi.
Sınav’a giren, eğlenen, evde oturan, geviş getiren herkes’in hafta son’unun mutlulukla geçmesi dileğiyle.
Haydi gittim.
+1 daha hayat’a…
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Hey gidi Cimbakuka,
Ne oldun gördün mü, yaşlanıyorsun KOÇ’um…
Ne diyim kutlu olsun.
İçindeki çocuk hiç ölmesin…
Günaydın Türkiye
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
*Valiliğin aynı yerde 2 miting olmaz deyip AKP Hükümetine Kazlıçeşme’yi altın tepside sunarak, CHP, SP ve BBP ye Çağlayan’da 3 miting birden vermesi ne derec eşit bir ortamda mücadele olduğunun kanıtı. Komik olan’ın da Sayın RTE’nin 11′de başlayacak mitinge, Baykal’ı dinleyerek Saat 13′de çıkıp aha bak Baykal gördün mü? sende kaç kişi vaaar bende kaç kişi demesi? İyide Tayyip efendi demezlermi adama, sana sunulan miting alanı 50 bin metrekare, Çağlayan 14 bin metrekare diye?
Ama öğlenden sonra İzmire geçen Baykal AKP’nin 35bin kişiye yaptığı miting’e karşılık 120bin kişi toplayarak İzmir’in ne derece önemli olduğunu da ortaya koydu. Konuşmasında söylediği “Türkiye’de Anadolu işgal edildi. Hiçbir kentin işgal edilmesi İzmir’in işgali kadar ızdırap yaratmadı. İzmir’in kurtuluşu Türkiye’nin kurtuluşu oldu. Türkiye’ye gözünü dikenler her yeri alsalar ama İzmir’i almasalar rahat edemezler. Her yeri alırlar ama İzmir eksikse o hiç almamış demektir, tadını çıkaramazlar, mutlu olamazlar, yetmez onlara. İlla ki ‘İzmir de İzmir’ diye tuttururlar ama İzmir bu. O kadar kolay alınıp, verilmez ki… İzmir’i alan zaten 1922 yılında almış. İzmir’i Mustafa Kemal almış. İzmir her gün yeniden alınıp verilmez. Bir kere alındı, 1922’de iş bitti. İzmir’in tek sahibi var Atatürk ve İzmir halkı. İzmir’i almaya, kömür poşeti, buzdolabı, çamaşır makinesi, koltuk ve kanepe yetmez. İzmir’i tehditle, şantajla, korkutarak da alamazsın. Gönülle İzmir kimin yöneteceğine karar verir. Saygı göstereceksin saygı. Türkiye İzmir’deki Hükümet Konağı’nın çatısına o bayrak çekilinceye kadar rahat etmedi. İzmir’in bayrağına sahip çıkın.” sözler inan’ın benim çok hoşuma gitti, kendisini çok sevmesemde. Sanırım İzmir’de yaşamak tam bana göre.
Bunun dışında gündemde spor açısından, 3 Büyüklerin birbirlerine top’u atmaları vardı ki şaka gibi. Fenerbahçe, Trabzon kaybetmiş Beşiktaş – Sivas güzel bir mücadele sonrası berabere kalmış ve bütün avantajlar Galatsaray’a geçmişken 9 kişi rakibi karşısında 0-1 malüp duruma düşmesi komikti.
Keza milli takım’ı Terimspor diye bende adlandırmaktayım ve Fatih Terim’in sadece ego tatmini için orada bulunduğunun kanıtnı da Türkiye’nin şu anda en istikrarlı oyuncusu İbrahim Toraman’ı milli takıma çağarmayarak gösterdi. Toraman şu sözleriyle “ Milli takıma çağrılmasının beklendiğinin, ancak kadroya alınmadığının belirtilmesi üzerine Toraman,’Yukarıda Allah var, ben işimi yapıyorum, vicdanım rahat, herkesin vicdanı da rahatsa sorun yok zaten” dedi. laf’ı gediğine koydu. Afferin Toraman
Yine devam edersek bir ilke imza atan TRT! ben o’na T.R.T.E diyorum Avaz diye uluslararası kanal açarak Orta Asya’ya ılımlı islamı yaymaya devam edecekmiş hayırlı olsun. Ha birde Eurovision’a katılan Hadise’nin klibinde ki yırtmacı fazla derin ve dansını erotik bulan bu kanal yayınlamama kararı almış, te Allah’ım ya, akıl fikir versin size ne diyim.
Kısacası hafta’nın özeti böyle. Cumartesi günü deliler gibi eğlendik bu konuda Yalnızlık Okulu ve NoSTATIC’e tekrar teşekkürler gecenin ilerleyen saatlerinde kendilerinden ayrıldım dünde konşmadık yaşıyorlardır umarım ben iyiyim
Haydin şişirdim kafanızı iş başına Görüşürüz Blog insanları.
19.03 | BeşiktAŞK
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Maneviyatın maddiyattan daha önemli bir kavram olduğunu hatırlattığın için…
Siyah – Beyaz’ın bir yaşam hikayesi olduğunu gösterdiğin için…
Bu hikayede bizlere de yer açtığın için…
Kötü günde tutkuyla nasıl sevileceğini öğrettiğin için…
Çocukluk hayallerimizi her daim cebimizde taşıyabilme fırsatı verdiğin için…
Umut, sevgi, beraberlik, isyan, tutku, hüzün, sevinç, aşk; bunların tümünün karşılığı olduğun için…
Başımızı önümüze eğdirmediğin için…
Dünyanın en güzel semtinde bizleri kucakladığın için…
Beleştepe’de bizlere hüzünlü bir aşk hikayesini yaşattığın için…
Halkın Takımı olduğun için…
Gönlüm KAPALI senden başkasına diyebildiğimiz için…
Bir umudumuzu sende taşıdığımız için…
Kanatlarını açıp, göklere süzülmeni hayranlıkla izlediğimiz için…
Her şeyimiz olduğun için…
Kalbimizin en orta yerinde, alevler içinde büyük bir yangın yarattığın için…
Uğrunda can verecek kadar sevenlerin olduğu için…
SonBarikatın adı olduğun için…
Her birimizin hayat hikayesinde başrolde oynadığın için…
Her şeyden öte BEŞİKTAŞ olduğun için…
Doğum günün kutlu olsun canım
Beşiktaşım…
Halimiz DUMAN aman aman..
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Yeni albümde ilk dinlemede etki bırakan 3 güzel parça,
Seviyorum bu adamları be. 5 Nisanda hasret bitiyor
Sarhoş
Sor Bana Pişmanmıyım
Haydi babam coş, burda müzik hoş, gerisi bomboş, olalım yine sar sar sahoş…
eh kalanı da albümde…
)
Çanakkale Geçilmezdi!
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürtme de yer
O ne müthiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer…
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara, vadilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de namerd eller,
Yıldırım yaylımı tufanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
Sürü halinde gezerken sayısız tayyare.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler…
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal’a mı göğsündeki kat kat iman?
Hangi kuvvet onu, başa, edecek kahrına ram?
Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor;
BİR HİLÂL uğruna, yâ Rab, ne GÜNEŞLER batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!..
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor TEVHÎDİ…
BEDR’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi…
Sana dar gelmiyecek makberi kimler kazsın?
“Gömelim gel seni târîhe!” desem, sığmazsın.
1915 Çanakkale
Albay Mustafa Kemal “Anafartalar Grup Komutanı”
“Size ben taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum.
Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında,
yerimize başka kuvvetler ve komutanlar geçebilir”
Nur içinde yatın.
360 derece gelibolu : http://www.360tr.com/17_canakkale/gelibolu/
2009 Blog Ödülleri’nin takvimi belli oldu.
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
İnternet kullanıcılarını blog yazmaya teşvik etmeyi ve Türk internet sektörüne zengin ve özgün içerikler kazandırmayı hedefleyen 2009 Blog Ödülleri’nin tarihi belirlendi.
Bu yıl ikincisi düzenlenen Blog Ödülleri Yarışması internet kullanıcılarını blog yazmak konusunda cesaretlendirmeyi, bu sayede de Türk internet dünyasına özgün ve zengin içerikler kazandırmayı hedefliyor. Tüm blogger’lara internetin uçsuz bucaksız dünyasında keşfedilme imkânı sunan yarışmaya 21 Mart – 5 Nisan tarihleri arasında başvurabilecek. 13 kategoride düzenlenecek yarışmanın kazananları ise 2 Mayıs 2009 tarihinde düzenlenecek ödül töreninde açıklanacak.
Blog Ödülleri Yarışması’nı düzenleyen Bloglama’nın kurucularından Eray Endeş, konuyla ilgili şunları söylüyor: “İlk defa 2008 yılında düzenlediğimiz Blog Ödülleri’ne 800′den fazla blog başvurdu. Bunlardan 471 tanesi ise yarışmaya katılma hakkı kazandı. Dereceye giren bloglar 14,473 bin oy ile belirlendi. Yarışma süresince 103,012 tekil ziyaretçi 299,837 sayfa ziyaret etti. Bu rakamlar, Blog Ödülleri’nin Türk internet dünyası için taşıdığı önemi açıkça ortaya koyuyor. Bu yıl katılımın çok daha fazla olacağını tahmin ettiğimiz Blog Ödülleri, internet dünyasında öne çıkmak isteyenler için önemli bir fırsat sunuyor. Duygu ve düşüncelerini internet aracılığıyla dünya ile paylaşmaktan çekinmeyen herkesi Blog Ödülleri’ne bekliyoruz.”
13 kategoride düzenleniyor
Kazananların 2 Mayıs 2009 Cumartesi günü düzenlenecek ödül töreninde açıklanacağı 2009 Blog Ödülleri kadın, yemek, otomobil, kişisel, hobi, kültür-sanat, reklam – pazarlama, topluluk, teknoloji, haber – gündem ve şirket blogları olmak üzere tam 13 farklı kategoride dağıtılıyor.
2009 Blog Ödülleri’nin sahipleriyle buluşma süreci şu aşamalardan oluşuyor:
• 21 Mart – 05 Nisan 2009 Kayıtların alınması
• 06 Nisan – 10 Nisan 2009 Kayıtların değerlendirilmesi
• 11 Nisan – 26 Nisan 2009 Oylama süreci
• 27 Nisan – 01 Mayıs 2009 Oylamanın değerlendirilmesi
• 02 Mayıs 2009 Blog Konferansı ve 2009 Blog Ödülleri Töreni
Katılım koşulları
1. Yarışmaya yalnızca Türkçe içerikli bloglar katılabilir.
2. Bir blog ile en çok bir kategoride başvuru yapılabilir ancak başvuru sahibi farklı bloglar ile diğer kategorilere de başvuru yapabilir.
3. Blogun yarışmaya katıldığı kategori ile içeriği örtüşmelidir.
4. Blog sahibi yarışmaya katılırken gerçek kişisel bilgilerini vermek zorundadır.
5. Blog sahibi kendisine verilen kodu bloguna yerleştirerek blogun kendine ait olduğunu doğrulamalıdır.
6. Herhangi bir kategoride yeterli başvuru olmaması durumunda kategori iptal edilebilir. Bu durumda o kategoriye ait bloglara, içeriğine uygun başka bir kategoriye geçme hakkı tanınır.
7. Yarışmaya katılacak blog içeriğinde; T.C. yasalarına ya da uluslararası anlaşmalara ters düşecek bir durum yaratan ya da böyle durumları teşvik eden, tüzükleri çiğneyen, her türlü yasadışı, tehditkâr, rahatsız edici, hakaret, küfür içeren, küçük düşürücü, kaba, pornografik, örf ve adetlere karşı, müstehcen, din, dil, ırk ayrımına yönelik iletiler, kişi ya da grupları tahrik edici, itibar zedeleyici, hakaret, tehdit, taciz amacı taşıyan ibareler, nefret dolu, rahatsız edici ya da ahlaka aykırı içerik, ‘hack’, ‘crack’, ‘warez’, mp3 içeren mesajlar, illegal sitelere ait bağlantı, yine bu tarz içerik kullanamaz.
8. Parola korumalı, içeriği halka açık olmayan bloglar yarışmaya katılamazlar.
9. Bloglar yarışma koşullarının herhangi birini karşılamadığı taktirde yarışmanın herhangi bir safhasında önceden bildirilmeden diskalifiye edilebilirler. Başka bir blog ya da sitenin tasarımını (o blog/site için özel yapılmış ise), içeriğini kopyalayan bloglar, değerlendirme süresi içinde ve/veya sonrasında diskalifiye edilebilir. Bu sitelere ödül verilmesi durumunda, verilen ödüller geri alınır.
10. Yarışmaya yönelik kötü niyetli oy kullanımı tespit edildiğinde blog yarışmadan diskalifiye edilir.
Yarışmaya ilişkin detaylara http://2009.blogodulleri.com adresi üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kaynak:
http://aksamnetizen.wordpress.com/2009/03/17/2009-blog-odulleri%E2%80%99nin-takvimi-belli-oldu/
Bir Şakirt’ten Türkiye Gerçeği…
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Anlatıyor…
Ben bir ‘ortaokul şakirt’iyim yani en kıdemli Fethullah
talebelerinden biriyim.
Aşağıda anlattıklarımı bizzat yaşadım.
Sizinle paylaşmak için yine kendim yazdım. 1990′lar ;
Orta birinci sınıftaydım ve Cuma namazlarına düzenli olarak giderdim.
Beni aynı semtte bulunan okulumdan ve gittiğim camiden takip ederek
fişleyen ve bir gün okul bahçesinde top oynamak bahanesiyle yanıma
gelen o kişi ilk ‘ağabeyim’ idi. Daha sonra bana ve okuldan
seçtikleri fen, matematik ve Türkçe derslerinin toplam notu 21(10′luk
sisteme göre) olan arkadaşıma cami kütüpha nesinde ders vermek
bahanesiyle yakınlık gösterdiler.
Yakınlık daha bir samimiyete dönüşünce evlerine davet ettiler.
Dersler evde devam etti.
Bu arada bizimle oyunlar oynuyor ve bol bol sohbet ediyorlardı.
Baştan futbol içerikli bu sohbetler yavaş yavaş dini mevzulara geldi.
Allah’ı tanımak, namaz kılmak derken ‘Öğretmenin Not Defteri’ gibi
kitapları okumamızı istiyorlardı.
Buna ‘Sızıntı’ okumaları ve adını henüz bilmediğimiz o hocanın
banttaki ses kaydını toplu olarak dinlemelerimiz eşlik etti.
Bize yeterince itimat kazandıklarında o sesin ‘Hocaefendi’ ye ait
olduğunu ve kendisinin çok ‘mübarek’ bir insan olduğunu anlattılar.
Artık ‘işi’ biliyorduk ve bize adam lazımdı.
Okuldaki arkadaşlarımızı nasıl ‘kafalayarak’ ağabeylerin huzuruna
getireceğimizi öğrenmiştik.
Yıllar orta üçüncü sınıfa getirdiğinde bizi artık sınavlara
hazırlanma vakti de gelmişti.
Bu tarihlerde Kuleli Askeri Lisesi’ne girmenin ne kadar önemli ve
saygın bir iş olduğu sürekli telkin edil iyordu bize.
Derken tanıdığımız birkaç arkadaşımız orayı kazandı.
Biz ise devlet lisesine devam ettiğimizde okuldan arkadaş ‘kafalamak’
en büyük hedefimiz haline gelmişti.
Okulumuzun hemen yanında bulunan ‘nur evi’ ne ders çalışma
bahanesiyle getirdiğimiz arkadaşlarımıza yemekler veriyor onları
mümkün olduğunca bu evlerde tutmaya çalışıyorduk.
Bu kişilerle okulda ve başka yerlerde de ‘ilgileniyor’ yörüngemizden
uzaklaştırmamaya çalışıyorduk.
Bunların durumlarını her hafta düzenlenen ‘istişare’ toplantılarında
ağabeylerimize anlatıyorduk.
Onlar da bize ne yapmamız gerektiğini, hangi yolları adım adım takip
etmemiz gerektiğini, yapmamız gereken jestlere ve takınmamız gereken
mimiklere kadar anlatıyordu.
Yılsonlarında gelen ‘Sızıntı koçanları’ nı bitirmemiz ve onlarca,
hatta yüzlerce kişiyi Sızıntı’ya abone etmemiz her birimizden
bekleniyordu.
Biz ise kimisinin parasını kendi cebimizden vererek bu en kutsal
yolda birbirimizle kıyasıya yarışıyorduk. Zaman aboneliği de yine bu
şekilde cereyan ediyordu.
Haftada okumamız gereken Kuran miktarı, Risale-i Nur ve Hocaefendi
Kitapları(Pırlanta Serisi) miktarı belliydi.
Bunlara ek olarak o zamanki adı ‘Tuna Kırtasiye’ olan ‘NT
Mağazaları’nda kaçak olarak çoğaltılan ve ağabeyimizin adını
kullanarak arka bölümden aldığımız ‘Hocaefendi Vaaz Kasetleri’nden de
ağabeyimizin seçtikleri doğrultusunda dinlememiz isteniyordu.
Bunların hepsinin ortak adı ‘keyfiyet’ idi. Bunu bir çetele halinde
ağabeyimize her haftaki ‘istişare’ de sunmamız isteniyordu.
Hiç müzik dinlemezdik, kola içmezdik ve hep kumaş pantolon giyerdik.
Kız arkadaşımız asla olmazdı, okulda yüzlerine bile bakmazdık.
Sokakta hep yere bakarak ve hızlı hızlı yürürdük.
Ağabeyimizin dedikleri ana-babamızdan önemliydi.
Mehmet Kafkas’ın ‘Geçmişi Bilmek’ ve ‘Milli Mücadelede Öncüler’ adlı
kitaplarını okuyorduk.
Atatürk masondu, deccaldı.
Atatürk Kemal’di, Kemal Ağa idi.
Atatürk baş eğlencemizdi.
Okuldaki hocaların bazısı ‘ duruma uyanmıştı’, biz ‘tedbir dairesini’
genişleterek okuldan çıkınca arka sokaktan dolaşarak nur evine
gidiyorduk, içeri birer ikişer giriyorduk ve asla toplu çıkmıyorduk.
Bize göre iki çeşit adam vardı;
‘müspet ve solcu’.
Solcunun bir adı da ‘kom’ du. Kom, ‘komünist’in kısaltılmışıydı. Ve
okuldaki bazı hocalar komdu. Özelikle de felsefeci.
Üniversite hazırlık dershanesi olan FEM’e lise ikinci sınıfta da
kayıt yaptırdık.
Amaç hem iyi bir üniversite hem de ‘hizmet’ para kazansın idi.
Ortaokuldan beri ailelerimizi alıştırdığımız ‘ağabeylerle ders
çalışma’ için onlarda kalmaya gitme faaliyetlerimize ayrı bir önem
vermeye başlamıştık.
Bu kalma dönemlerine biz ‘kamp’ diyorduk.
Kamplarda ders çalışılır ve uzun vadeli projelerimizi ağabeylerimize
anlatarak onların direktifleri doğrultusunda yaşamımızı planlardık.
Ailelerimizle ağabeylerimizi ne zaman ve nasıl tanıştıracağımızı ve
her iki tarafın ne yapması gerektiğine varıncaya kadar her şey
planlanırdı.
Öyle k i tüm bu insanlara bir üstündeki ‘not’ verirdi.
Evlerin bir imamı vardı, yani evden sorumlu olan kişi. İki ya da üç
ev bir semte ve semt imamına bağlıydı.
Semtler bölgelere, bölgeler büyük bölgelere, büyük bölgeler ilçelere,
ilçeler şehirlere, şehirler ülkeye, ülkeler kıtalara, kıtalar da en
sonunda Hocaefendi’ye bağlıydı.
Hatta öyle ki O Muhterem Zat’a Dünya yetmez ve evrende başkaları da
varsa oraları da ‘hizmet’e katmak için ne gerekiyorsa yapılmalı idi.
Bu insanların hepsi birbirini denetler, not verir ve bir üstündekine
durumu iletirdi. Yani şıkır şıkır işleyen koskoca bir sistem vardı.
Lise sonda FEM’in yurdunda kalmaya başlamıştık.
Çekebildiğimiz kadar arkadaşı FEM’e kayıt ettirmiştik nasıl olsa
sonra ‘ilgileniriz’ diye.
Yurtta, odadaki durumdan pek haberi olmayan diğer kişileri de namaz
kılma, çay içme ve türlü türlü bahanelerle yanımıza çekmeyi
başarıyorduk. Yani ağabeylerle danışıklı dövüş şeklinde ‘adam
kafalama’ tüm hızıyla d evam ediyordu.
Her birimizin ‘ilgilendiği’ arkadaşlar da zamanla ‘şakirt’ olma
yolunda ilerliyordu.
Ağabeylerimizin düzenlediği maçlar, mangal partileri, çiğköfte
partilerine artık not ortalamasına falan da bakmaksızın İslami görüşe
yakın ailelerden çocukları seçerek getiriyorduk.
Kola serbest oldu, kot pantolon giydik.
28 Şubat sürecinde Hocaefendi’nin video ve ses kasetlerini,
kitaplarını evlerden alarak kendi evlerimizde sakladık ve evlere
Atatürk ile ilgili kitaplar doldurduk.
Evlerin çoğu yer değiştirdi.
Bazı ağabeylerimiz ‘tedbir’ gereği takma isim kullanmaya başladı.
Cep telefonlarının pilini istişarelerde söktük. Telefonda
‘Hocaefendi, hizmet, sohbet’ gibi kelimeleri kullanmayı yasakladık.
Bunların yerine ‘maç yapmak, çay içmek, çorba içmek’ gibi önceden
kodladığımız filleri kullanmaya başladık. Aslında yapılan her şey
‘istişare’ adı altında yukardan gelen emirl erin bize verildiği
toplantılarda kararlaştırılıyordu.
Yani ‘istişare’ yoktu, belki teferruatta vardı, ama her şey bir emir
zinciri vasıtasıyla bizim önümüze konuyordu.
2000′ler ;
Üniversiteye girince artık biz de ‘ağabey’ olmuştuk. Evlerde kalmaya
ve sistemi bizzat kendimiz daha büyük sorumluluk üstlenerek yürütmeye
başlamıştık.
Talebelerimiz vardı, onlarla ilgileniyorduk.
Aksiyon okuyorduk, artık bandrollü ve sakıncalı yerlerinden
temizlenmiş Hocaefendi kasetlerini koli koli alarak herkese ama
herkese dağıtıyorduk. Hocaefendi hakkında yine ‘hizmet’in başka yayın
evlerinden çıkmış kitapları ‘mütevelli olmuş esnaf ağabeylerimizin’
katkılarıyla kolilerce alıp dağıtıyorduk.
Kitaplar binlerce satıyordu.
Ramazanda zekât, kurban bayramlarında deri topluyorduk, kurbanlık
parası topluyorduk.
Amerika’dan, Hocaefendi’nin yanından gelen ağabey gelmişti bir
seferinde.
O anlatıyordu biz ağlıyorduk.
Ardından adam başına toplayacağı büyükbaş kurbanlıkların sözünü
almaya ve kayıt ettirmeye başlamıştı.
Her birimizden 60-70 belki de 100-120 büyükbaş kurban parası
getirmemizi istiyor ve pazarlık bu rakamlardan açılıyordu.
Bazı tanıdıklarımızın yaptığı hiçbir iş yoktu.
Evde de kalmazdı.
Sonradan bu kişilerin görevinin ‘çok özel’ olduğunu öğrendik.
Bunlar Türk Silahlı Kuvvetleri’ne girmek üzere olan öğrencilerle
askeri okuldayken ‘ilgileniyorlar’ idi.
Hocaefendi’nin ‘en önemli on görevden biri’ saydığı bu iş için
seçilmiş insanlardı.
Hepimizin en nefret ettiği yer Ordu idi.
Bir toplantımızda bir ağabeyimizin Ordu, Danıştay ve diğer ‘solcu’
kurumlar için yaptığı tanımlama ilginçti.
Ağabeyimiz bu gibi kurumlar için ‘artık fitne kurumlaşarak üzerimize
geliyor, biz de bir an önce kurumlaşarak karşı koymalıyız’ diyordu.
Gazetemizi sürekli okumamız gerektiği de bir diğer telkin idi.
Özkök Paşa’nın Genelkurmay Başkanı olacağı günleri ip ile çekiyorduk.
Aksiyon Dergisi’nin bir sayısında ‘Ergenekon’ diye bir grup kapak
yapılmıştı.
Bu sayıdan çok sayıda fotokopi çekerek hepimizden okumamız
istenmişti.
Yazıda, devlet içinde gizli bir birimin oluşturulduğu ve bu birimin
amacının Arjantin benzeri sosyal patlamaların önüne geçmek, devlete
zarar verebilecek oluşumlara müdahale etmek olduğu yazılıydı.
Ağabeylerimiz bunun bize de müdahale edeceğini söyled iler.
Bu benim için bir dönüm noktasıydı.
Biz bu devletin bekasına, milletin dertlerine derman olmaya
çalışmıyor muyduk?
Bizi solcular engellemiyor muydu?
Bizim mücadelemiz iman kurtarmak değil miydi? Bize ne toplumsal
patlamaların önüne geçmek ve devleti korumak için kurulmuş bir gizli
teşkilattan?
Devlet hepimizin devleti değil miydi, neden korumasınlar ki?
Hem bize ne diye düşman olsunlar ki?
Uyanışım;
Artık her şey saçma geliyordu bana.
Biz bir emir kuluyduk ve ne denirse yapıyorduk.
Çünkü toplu olarak cennete girecektik.
Sorgulama yoktu,
Körü körüne bağlanma ve emri ne kadar çabuk yerine getirdiğine bağlı
olarak sahte bir samimiyet vardı.
Ama bu sahtelik genellikle bize emir verenler ve onların üstünden
başlıyordu.
Tabanı samimi ve bir o kadar da cahil (beyni etkisizleştirilmiş
anlamında) insanlar oluşturuyordu.
Bu insanlar dü rüst, çalışkan ve edepli insanlardı.
Ama uyuyorlardı.
Üstelik biz uyutmuştuk yıllarca çocuklarını, kendilerini,
karılarını, tüm yakınlarını.
Sırf ‘solcularla’ inatlaşma uğruna yaptığımız birçok saçma iş vardı.
Bunlara en iyi örnek Yeni Yüzyıl gazetesinde Hocaefendi’nin
röportajının çıktığı zamandı.
Bu gazeteyi sırf solcular ‘Hocalarının röportajına bile sahip
çıkmıyorlar’ demesinler diye balya balya aldık ve Zaman gazetesinin
depolarında çürümeye bıraktık, sonra da imha ettik.
Bazı yerlerde Zaman gazetesinin içine koyarak dağıtıldığını duyduk.
Gazete hiçbir yerde bulunmaz olmuştu.
Üç günlük röportajı on beş güne yayarak ve tirajını da ona
katlayarak gazete büyük kar etti sayemizde.
Bir sefer de Süleyman Demirel’in Fatih Üniversitesi’nin açılışında
‘burayı doldurabilir misiniz’ demesi üzerine iş-güç, okul-sınav
demeden koştuk ve doldurduk orayı.
Hocaefendi istiyor diye daha yeni okuduğumuz kitapları bir kere daha
okuduk.
Hocaefendi çağırıyor diye pılımızı, pırtımızı topladık Amerika’da
yaşamaya gittik bazılarımız.
Buna da ‘hicret’ deniyordu.
Bir keresinde, bir arkadaşıma giden biri hakkında ne zaman
döneceğini sorunca bana güldü ve dedi ki ‘hicret bu, dönmek olur mu’.
Benim bildiğim hicret sayfası dinen kapanmıştır.
Hele Türkiye gibi ibadetlerinizi rahatça yapabildiğiniz bir ülkede.
Merakım şu:
Türkiye’de halkın %99′u Müslüman.
Amerika ise kendi deyimiyle Müslümanlara karşı bir haçlı savaşı
başlatmış durumda.
Nasıl oluyor da burada rahat olunamıyor lakin orada istediğimizi
yapmamıza izin veriliyor?
ABD her yere ajanlar sokarken, iki kişi bile kendi karşısında ciddi
bir şeyler yapmaya kalktığında haberi olurken bu nasıl denli büyük
bir oluşuma müsaade ediyor?
Üstelik bu oluşumun biricik görevi insanları Müslüman yapmak iken.
ABD’nin yoksa insanları Müslüman yapmak gibi bir gizli amacı mı var?
Yoksa Hocaefendi ABD’nin de mi üzerinde büyük bir güce sahip ki
bizimle uğraşamıyor?
Garip işler bunlar.
Bizden ABD’ye hicret etmemizi Fatih Koleji’ndeki bir barkovizyon
gösterisi sonrası Hocaefendi’nin yanından gelen bir ağabey istemişti.
Ben de düşünmüştüm; bu resmen bir beyin göçü ve sermaye göçü…
O zamanlar Hocaefendi için evden bile dışarı çıkmıyor denmişti.
Ağabeylerimiz diyormuş ki ‘hocam zaten çok hastasın, bari bir çık
bahçede dolaş’ ama Hocamız hiç çıkmıyormuş.
Aynı yıllarda yesil.org adlı internet sitesinde Hocaefendi’nin boy
boy dışarıda çekilmiş resmi yayınlanıyormuş da haberimiz yokmuş.
Biz Hocamız’a üzülüp dua etmekle vaktimizi geçiriyorduk. Bir de tabi
gelen emirleri eksiksiz yapmakla.
Hocaefendi’nin Latif Erdoğan’a yazdırdığı ‘Küçük Dünyam’ adlı
kitabından en az bir kere yazılı sınav olmamış şakirt tanımıyorum ben.
Anlamadığım bir nokta da bu işte.
Yani sen ta Amerikalardan ‘diğergamlık’ üzerine, ‘hizmette önde
mükâfatta geri durma’ üzerine göğüslerimize salvolar savur, sonra da
çıkıp kendini anlatan kitaptan bizi belki beş belki on kere imtihan
et.
İmtihan Dünyası’ bu olmasa gerek.
Halen ‘hizmette’ aktif olan ve son derece de teslimiyetçi bir
arkadaşım bir seferinde şunları söylemişti, ben de yanlışı o zaman
fark etmiştim: ‘ne bu Hocaefendi, Hocaefendi ya… Allah var,
Peygamber var ya’
Hocaefendi, Hocaefendi, Hocaefendi…
‘Hocaefendi ne diyor bu konuda, Hocaefendi’nin çok mühim tespitleri
var bu konuda, Hocaefendi bugün ne diyor, Hocaefendi’nin dediklerini
artık herkul.org sitesinden günü gününe takip edebileceğiz
arkadaşlar, Hocaefendi çok ciddi uyarıyor,
Hocaefendi çok mübarek, Hocaefendi bizzat ilgilenmiş,
Hocaefendi adını bizzat kendi koymuş, Hocaefendi derhal yapılsın
istemiş, Hocaefendi, arkadaşlar dikkatli olsun demiş, Hocaefendi,
arkadaşlar artık evlensin demiş, Hocaefendi, çocuk yapın demiş,
Hocaefendi, İŞHAD’ı güçl endirin demiş, Hocaefendi, gazete tirajının
bu haliyle karşıma çıkmayın demiş, Hocaefendi başı açık ‘ablalar’ la
da evlenilsin istemiş, Hocaefendi, bir dua etmiş maçın ikinci yarısı
Galatasaray iki gol atarak Real Madrid’i devirmiş, Hocaefendi, Allah
depremde İkitelli Medyası’nı ‘çiftetelli’ gibi sallardı ama içlerinde
mübarek gazeteler de var demiş, Hocaefendi üzülmüş, Hocaefendi çok
kederlenmiş, Hocaefendi hastalanmış, Hocaefendi, Asya Finans Kredi
Kartı alın demiş; Ulusal Televizyon ihalesi yapılacağı gün Asya
Finans’ın kasasında o kadar para yokmuş, para lazımmış, Hocaefendi
şunu demiş, Hocaefendi bunu demiş…
‘ Bu konuşma tarzına sıradan bir ‘ışık evi’nde her gün
rastlayabilirsiniz.
Nurettin Veren’e gelince; ‘o ne pis bir adam öyle, tipi kayık, pis
bir çıkarcı o, yalancı herifin teki’ gibi yakıştırmalar yapıyorlar.
Ve size şu kadarını söyleyeyim, bu insanları asla
şartlandırıldıkları haricince bir şeye inandıramazsınız.
Belki size abartı gelir ama ben biliyorum ki Hocaefendi bugün atlayın
ve ölün dese sayıları binlere varabilecek kadarı bu emri de hiç
çekinmeden yerine getirir. Nurettin Bey bu konuda ne söylese azdır.
Hiçbir şey bu gerçek kadar sıra dışı değildir, yine bu gerçeğin
tasvirleri bile.
Sonuç ;
Aklı başında herkesin de anlayabileceği gibi bu bir karşı devrim
örgütlenmesidir.
Devlet içinde koskoca bir devlettir.
ABD ve AB çıkarlarına koşulsuz hizmet etmektedirler.
Ayrıca birçok yerde yazıldığı gibi dergileri, radyoları,
televizyonları, üniversiteleri, vakıfları, ışık evleri vs. her
şeyleri vardır.
Öyle ki savcıları, kaymakamları, valileri, emniyet müdürleri,
öğretmenleri, doktorları, istihbaratçıları (ki bu konuya doymak
bilmeyen bir iştahla yanaşmaktadırlar),askerleri, milletvekilleri,
bakanları vardır.
Hemen hemen her büyük partinin de desteği ile bu noktalara
gelinmiştir.
Bence yegâne çözüm bu örgütün tüm malvarlığına el konmasından geçer.
Ama sorun şu ki; kim koyacak?
Diğer insanlardan tüm bu olan biten son derece profesyonelce
saklanmaktadır.
Hatta çıkan yalan haberler bile buna en güzel şekilde hizmet
etmektedir.
Yok, Fethullah komandoları varmış; yok, kendilerini patlatacaklarmış,
yok, hücre evleri varmış; tabancalar, tüfekler, bombalar varmış…
Bu atmosfer onlara en çok yarayan ortamı oluşturuyor ve kendilerinin
terörist olmadığını ‘muhabbet fedai’leri olduğunu insanlara
yaymalarına yarıyor.
Bu kişilerin ne yapmaya çalıştıkları çok iyi bilinmeli ve o kanaldan
mücadele verilmelidir.
Örgüt deşifre edildiğinde, ABD yerine başkasını bulmak için faaliyete
geçecektir ve bu zannımca on yıl on beş yıl kadar bir zamanı
alacaktır.
Bu bir bölünme süreci olarak da yansıyabilir Fethullahçılara.
Çünkü kurulu mekanizma en güzel şekilde işletilmektedir.
Bir daha böyle bir mekanizmayı kurmak çok çaba gerektirir.
Bölüp bir kısmını yine ABD emriyle kamuoyunda kötülemek diğer
kısmıyla yola devam etmek ile de bu mücadeleyi verebilirler.
Her ne yapılacak ise bu darbeden hemen sonra yapılmalıdır.
Yani bir daha güçlenmesine fırsat verilmeden ‘meydana getirdiği
boşluk’ doldurulmalıdır.
Ama dediğim gibi ilk iş; oyunu açığa çıkarmak ve ‘Ağababası’ olan
ABD’nin işlerliğini yitiren bu beşinci kolunu gözden çıkarmasını
beklemek olacaktır…
Bunun adı Takva’dır, ötesi yoktur…
Mim: Bir Şair düşünün ki…
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Konusu nedir diye sorarsanız,hayatınıza yön veren şair’i açıkla bize, patlat dörtlüklerini, dök sayflara derim bende.
Aslında o kadar çok ki. Saymakla bitmeyen üstadlarla dolu hayatımız. Gerek yeni gerekse eski şairlerimizin şiirlerini hep okuduk, okuduk, okuduk.
Üstadlara saygı kuşağında, Nazım Hikmet’inden, Attila İlhan’ına, Özdemir Asaf’ından, Ahmet Selçuk İlkan’ına, Ahmet Kutsi Tecer’ine kadar hepsini analım.
Ama ben çok farklı çok uç noktaya gideceğim. Hayat’ımın sadece hüzünlü değil en neşeli olduğu zamanlarında okuduğum HAYYAM şiirleri hep başka duygulara yönlendirmiştir beni.
Belki de bazı görüşlerime paralel olduğundan da hep etkilemiş olabilir. Ama ne zaman sıkılsam, ne zaman darlansam birşeyler anlatmaya kalksam açarım bir Hayyam dörtlüğü okur kendime gelirim.
Tutsaklıkda özgür olmayı öğretti bana o’nun şiirleri. Hele o inceden lafları yokmu…
ARKADAŞ DÜNYA İÇİN
arkadaş dünya için boş yere üzülme
şu hurda dünya için gereksiz yere üzülme
var olan zaten geçti yok da ortada yok
şen ol da var için yok için üzülme
AŞK
Ezeli sırları ne sen bilirsin ne de ben
Bu muammayı ne sen okuyabilirsin ne de ben
Perde ardında sen ben dedikodusu var amma…
Perde kalktı mı ne sen kalırsın ne de ben
AŞK VE KALP
Bir kalb ki onun sevmesi aldanması yok
Tutkunluğu yok , bir güzele yanması yok
Bin kez yazık olsun sevisiz yüreğe
Aşksız geçecek günlerin faydası yok
BOŞTUR
Ey kör bu yer bu gök bu yıldızlar boştur boş
Bırak onu bunuda gönlünü hoş tut hoş
Durmadan kurulup dağılan bu evrende
Bir nefestir alacağın oda boştur
CAN YOLDAŞI ..
Can yoldaşı dostlar çekildi gittiler
Ecel çiğnedi hepsini birer birer
Yan yana oturmuştuk hayat sofrasına
Bizden birkaç kadeh önce sızdı gittiler
CANIMIZ
Tenden çıkagörsün hele bir kez canımız ,
Tuğlayla kapar üstümüzü, dostlarımız
Bir başkasının kabrini örtsün diyerek
Bir günde bizim, tuğla olur toprağımız .
ÇEKMEYİZ
Çekmeyiz aşağılık dünyanın gamını
Özleriz gül rengi şarabın canını
Şarap dünyannın kanı dünya ise kanlımız
Niçin içmeyelim kanlımızın kanını
EY KÖR!..
Ey kör!Bu yer, bu gök, bu yıldızlar,boştur boş!
Bırak onu bunu da gönlünü hoş tut hoş!
Şu durmadan kurulup dağılan evrende
Bir nefestir alacağın, o da boştur boş!
HACI OLMAK YETMEZ
Adil davranmadıktan sonra
Hacı hoca olmuşsun kaç para
Hırka , tesbih , post , seccade güzel ama
Tanrı kanar mı bunlara
YÜREK. .
Bir yürek ki yanmaz yürek denir mi ona
Sevmek haram yüreğinde ateş olmayana
Bir günü sevgisiz geçirdinse yazık
En boş geçen günün o gündür inan bana
CENNETTE HURİLER VARMIŞ KARA GÖZLÜ Cennette huriler varmış, kara gözlü
İçkinin de ordaymış en güzeli
Desene biz çoktan cennetlik olmuşuz
Bak bir yanda şarap, bir yanda sevgili..
KİM DEMİŞ
Kim demiş haram nedir bilmez Hayyam
Saygıyla..
Bu değerli mim’i sırayısla Bekriya
, LoLLa ve içimden geldiği gibi ~~~ ye paslıyorum. kolay gelsin…ollallaa blogmania… vol.2
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Blog Dünya’sının sevilen simalarının buluştuğu blogmania 2 toplantısı geçtiğimiz cumartesi Taksim Sanat Restaurant’da gerçekleşti. Katılım’ın her ne kadar beklenenin biraz altında olması tanışma açısından üzüntü versede geceye alkol’ün o leziz keyfi damgasını vurdu
Günün kısa özetini vermek gerekirse;
Örgüt üyeleri güne organize işler’ini gerçekteştirecekleri Taksim Meydan’ında Erdem-Tülin-Burak 3′lüsü şeklinde buluşarak başladılar.
Karınları oldukça aç olan bu kişiler ilk olarak hemen yemeğe sarılırken, en aç gözüküp de en pinti çıkan Erdem efendiler günü sadece bir kuru yemekle geçiştirdiler.
Hiç bir zaman ben aç’ım demese de her sofraya oturuluşunda iştahla yemeğini yiyen Tülin bizi yine şaşırtmadı, kendisine afiyet olsun dileklerimizi şükranla sunduk.
Bu kişilerin illa beni çek beni çek dediği bendeniz ise aç bir şekilde elimde makineyle sofradan kalmak zorunda kaldım.
Karınlarını iyice doyuran bu zat’lar vaktin yavaş yavaş orgüt’le buluşmaya yakın olduğunu görüp doğru ayinlerini gerçekleştirecekleri mekana doğru meydanda salına salına, sağa sola çarpa çarpa yürüdüler.
O müthiş mekan’ın hava’sını soluyan bu müthiş 3′lü kendilerine güzel bir masa seçerek diğer üyeleri beklemeye başladılar.
Ve bu süre zarf’ından ilk içeceklerini çoktan söylemişlerdi bile.
Saatler 8′e yaklaştığında grub’un has insanı olarak beenmaya (Özlem)’in kapıdan içeri girmesiyle ortam bir anda neşelendi ve hoşgeldin beş gittin şekline dönüştü.Özlem’le birlikte gelen feanor (Onur) ile tanışmaktan da büyük zevk aldık aynı zamanda.
Çok vakit geçmemiştiki Öğretmenler Öğretmen’i sevgili Arzu ve kuzeni Engin’de ayin’in yapılacağı mekan’a ihtişamlı bir ayak bastılar.
Sevgili Onur’un arkadaşı Yasinde sonra’dan gruba katılarak kısa bir süre dursa da oldukça eğlenceli dakikalar geçirmemizi sağladı.
Bu süreceçte her ne kadar fotoğrafı olmasada bir selam çakp giden NoSTATIC (Bahar)’a da teşekkürler dilemeyi unutmayalım
Vakit geçiyor alkol yetmiyor dercesine bardakların dibine vuran bu blogmania’lar ayinlerine göbek atarak ve halay çekerek inceden inceden başladılar.
Vakit geçtikçe coşan grup fotoğraflarda da görüldüğü üzere çılgınca eğlenmeye ve kontrol altına alınmamaya başlamışlardı
Yorgunluktan bitap düşen grup yan masada ki doğum günü pastasından da nasiplenerek ayin’i tatlı hoş ve müthiş bir sohbetle bitirmeyi başardılar.
Kendilerinden bir sonraki ayinlerinde bol katılım bekliyor ve geldikleri için ayaklarına sağlık diyoruz.
Gelen gelmeyen, arayıp soran, uğrayıp kaçan, ruh-u bizle olan herkese teşekkürler
Hepinizi seviyoruz, i love blogmaniaaa
)
Ve güzel günden arda kalan müthiş kareler;
Bu güzel gün’ün yaşanmasında ve kişileri bir araya toplama konusunda en büy pay ve fikir sahibi Erdem Bey’e (Yalnızlık Okulu) özel bir teşekkürü borç biliriz.
TEŞEKKÜRLER EFEM
Garip Haller Vol.2
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Öpücük nedir…?
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Ekonomistler der ki:
ÖPÜCÜK, geri dönüsüm sagladigi icin kar orani yüksek bir tür kredidir.. Matematikciler der ki:
ÖPÜCÜK, sonsuzluktur cünkü burada 2 nin boleni yoktur.
Geometriciler der ki:
ÖPÜCÜK, iki dudak arasindaki en kisa mesafedir Fizikciler der ki:
ÖPÜCÜK, kalbin yogunlasmasi sonucu iki dudagin birbirine yapismasidir.
Kimyacilar der ki:
ÖPÜCÜK, iki kalbin birlesmesi sonucu ortaya cikan reaksiyondur. Anatomi profesorleri der ki:
ÖPÜCÜK, ask ve heyecan tasiyan bakterilerin tükürük yoluyla agizdan agiza gecmesidir.
Fizyoloji profesorleri der ki:
ÖPÜCÜK, insan vücüdundan 2 adalenin heyecanla birbirine degerek
kasilmalaridir.
Disciler der ki:
ÖPÜCÜK, hem bulasici hem de antiseptiktir. Istatistikciler der ki:
ÖPÜCÜK, 90-60-90 ölcülerindeki artma ya da azalmaya bagli olarak
degisiklik gösterebilen bir olgudur Filozoflar der ki:
ÖPÜCÜK, cocuklar icin oyun, gencler icin zevk, yaslilar icin güvendir Dilbilgisi ogretmenleri der ki:
ÖPÜCÜK, tekil gibi görünen ama cogul olan, cins isim gibi görünen ama
özel olan, ve her cümlede bir anlam ifade eden kelimedir… Mimarlar der ki:
ÖPÜCÜK, iki dinamik nesnenin arasinda saglam bir köprü olusturan degerdir.
Ve Bilgisayar Bilimcileri der ki:
ÖPÜCÜK, bazen iki sistemin iletisimini hizlandiran önemli bir sistem dosyasi, bazen de bütün sisteminizi altust eden bir virüstür…
peki ya size göre?
Ah Barış abi aşk olsun :(
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Adam olmanın ilk adımını boyumuzla orantılı kürsüde öğrendik…
Arabanın ön koltuğunun aslında bizim için olmadığını,
Gece yatarken süt içmenin faydalarını senden öğrendik…
7′den 77′ye sevdik,
Diyardan diyara gezdik…
Kimi zaman Kara Sevda olduk,
Kimi zaman arkadaşım eşek dedik,
Anlıyorsun değil mi?
Bir şarkıyı bayram armağanı diye bizlere verende sendin,
Seni her gördüğümüzde ekrana yapıştık,
Birer çocuk olduk 7′sinde,
Büyükanne, Büyük baba 77′sinde…
Yad ederiz adını,
Şarkılarını mırıldanırız can bedenden çıkmadıkça.
” AH BARIŞ ABİ AŞK OLSUN,
HİÇ UNUTURMUYUZ SENİ”
1943 – ………….
Haklıymışsın Aziz’im…
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Dün gösteriyor ki bu ülke insanları var olduğu her süreçte eşeklik yapma’ya ve kendi omuzlarına yüklenen yük’ün altında ezilmeye mahkumdur.
Sayın!!! Başkaban RTE’ın, Davos’taki tutumu, sanki ülke’nin Avrupa şampiyonasında attığı gol gibi sevinçle karşılanmış, ve ülkeye gelişinde havaalanı’nda özel taraftarla karşılanmasına neden olmuştur.
Ne demişti kendileri; ”O da suçluluk psikolojisinin bir gereği. Suçlu olan bağırır. Suçun yoksa niçin bağırıyorsun’‘. Peki sorarım ey Tayyip; sen bu ülkede, işçine, ziraatçine, bankacına, herkese sana bir soru yönelttiklerinde bağarmıyor musun? Onları adeta azarlamıyor musun? Hani Erkeksin, hani Kasımpaşa’lısın ya toz kondurmuyorsun, peki sen bunları yaparken, karşındakine suçlular inkar etmek için bağarır derken, farkın ne oluyor bu durumda?
Seçim’e 2 kala bu tutumu kendisine büyük oy’lar ve itibar kazandırmıştır, ama gelin görünki benim güzel zavallı ülkem, en zayıf halka olmaktan öteye gidememiştir.
Sanırım devir değişti, artık 1 doğru 4 yanlışı götürüyor…
Konu’nun başlığıyla alakalı olarak üstad Aziz Nesin’in o zamanlar bile anladığını şimdi anlamayanlara ithafen yazdığı nadide eseri, AH BİZ EŞEKLER.
Okumayan varsa mutlaka okusun.
Ah Biz Eşekler
Bu hikaye, yurdumuzda basın ve söz hürriyetinin, yalnız kâğıt üstünde yazılı bir süs olarak bırakıldığı, aydınların konuşamaz duruma getirildiği günlerde, halkı bu duruma düşüren ve gerçekleri ancak kendi başı belaya girince söylemeye çalışıp da, artık söyleme olanağı da bulamayan Kara aydınları yermek için yazılmış ve yine o günlerde yayınlanmıştır.
(“Ah biz eşekler” hikâye kitabı ilk kez 1958 de 8000 adet basılmıştır- Yukarıdaki not hikayenin başına Aziz Nesin tarafından o tarihte konulmuştur.)
Ah biz eşekler. Ah biz eşekler..
Biz eşek milleti de eskiden siz insan milleti gibi konuşurmuşuz. Bizim de kendimize özgü bir dilimiz varmış. Konuşmamız, müzik denli güzel, uyumlu, kulağa tatlı gelirmiş. Ne güzel konuşur, ne türküler söylermişiz. Biz eşek olduğumuzdan; sizler gibi insanca değil, eşekçe konuşurmuşuz. Ama eşekçe, yumuşak, tatlı, uyumlu zengin bir dilmiş.
Biz eşek milleti eskiden şimdi olduğu gibi anırmazmışız, sonradan anırmaya başlamışız.
Şimdi, biliyorsunuz, bütün isteklerimizi, duygularımızı, algılarımızı, acılarımızı, sevinçlerimizi, birbirimize ve siz insan efendilerimize anırarak anlatmaya çalışıyoruz. Anırmak nedir? «Aaa-ii, Aaaa-ii» diye arka arkaya bir kalın, bir ince, ağızdan iki uzun heceli ses çıkarmak. Anırmak işte bu… Bizim o zengin dilimiz, şimdi kala kala, bu iki heceli tek sözcüğe kaldı. Bir yaratık, bütün duygularını tek sözcükle nasıl anlatabilir! …
Nasıl olup DA o zengin eşekçe ölmüş, bir ölü dil olmuş, sonra biz eşekler anırmaya başlamışız; bunu merak etmiyor musunuz? Merak ediyorsanız anlatayım. Kısacası, bizim dilimiz tutulmuş. Korkunç bir olayla aklımız başımızdan gidip de, dilimiz tutulunca, eşekçeyi tüm unutmuşuz. O günden sonra da yalnız anırarak, iki uzun heceyle bütün duygularımızı anlatmaya çalışmışız.
Biz eşeklerin dilimizin tutulması, epeyce eski bir olaydır.
Eski kuşaktan bir yaşlı eşek varmış. Bir gün, bu eski kuşaktan yaşlı eşek, kırlarda tek başına otlamaktaymış. Hem otlar, hem eşekçe türküler söylermiş. Bir ara burnuna bir koku gelmiş AMA güzel bir koku değil, Kurt kokusu …
Eski kuşaktan eşek, burnunu yukarı dikip, havayı derin derin koklamış. Hava, keskin keskin Kurt kokuyormuş.
Yaşlı eşek,
- Yok canım, Kurt değildir… Diye avunup otlamağa başlamış. Kurdun kokusu gittikçe artıyormuş. Belli ki Kurt yaklaşıyor. Kurt yaşlaşıyor demek, ölüm geliyor demek…
Eski kuşaktan eşek,
- Kurt değildir, Kurt değildir… Diye kendini avutmuş.
Ama kurdun kokusu da gittikçe ağırlaşıyor. Yaşlı eşek, hem korkuyor, hem de oralı değilmiş gibi görünerek, kendi kendine,
- İnşallah Kurt değildir. Kurt buraya nereden gelecek, nereden beni bulacak?.. diyormuş. Böylece kendi kendini avutma içindeyken kulağına sesler gelmeye başlamış. Ama güzel ses değil, Kurt sesi… Yaşlı eşek kulaklarını dikip sesi dinlemiş; evet Kurt sesi…
Gönlü bir türlü kurdun gelmesine razı olmadığından,
- Yok canım, bu ses Kurt sesi değil, bana öyle geliyor… Der, otlamaya devam edermiş. Ama ses de gittikçe yaklaşıyor… Eski kuşaktan eşek yine avunurmuş:
- Kurt değildi. Hayır, bu ses Kurt sesi olamaz! O korkunç ses, büsbütün yaklaşmış. Eşek kendi kendine söylenirmiş:
- Yok, yok… Dilerim bu Kurt olmasın… Kurdun işi yok da, buraya mı gelecek! …
Bir yandan da yüreğini korku sardığından gözü çevresindeymiş. Bir de bakmış; karşı dağın tepesinde, sisler, dumanlar içinde bir Kurt …
- A-ah, demiş, bu benim gördüğüm, Kurt değil, başka bir şey…
Başını otlara sokmuş.
- Bana öyle geldi galiba, hayal gördüm. Evet, evet, hayal olacak …
Az sonra, çalıların arkasından koşan kurdu görünce, korkusu artmış. Ama kurdun gelmesini hiç istemediğinden, yine kendi kendisini kandırmaya çalışıyormuş:
- Kurt değildir, inşallah değildir. Başka yer kalmadı da burasını mı buldu gelecek? Gözlerim iyi seçmiyor da ondan… Çalıların gölgesini Kurt sandım .
Kurt yaklaşmış. Aralarında eşek adımı ile üç-dört yüz adım kalmış.
Eski kuşaktan eşek,
- Aman Tanrım, yoksa bu gelen gerçekten Kurt mu?.
Hayır, olamaz. Olmamalıdır, Ah… Yok, yok, Kurt değil… Diye inlemeye başlamış.
Kurtla aralarında elli adım, kalınca, o yine avunuyormuş:
- Şu karşımda gördüğüm yaratık Kurt değildir inşallah. Canım, NE diye Kurt olsun… Belki devedir, belki fildir, belki de başka bir şey, belki de hiçbir şeydir. Ben de her şeyi Kurt görmeye başladım.
Kurt sırıtarak yaklaşmış, yaklaşmış. Aralarında ancak birkaç adım kalınca, yaşlı, eşek,
- Biliyorum, bu gelen Kurt değil, evet Kurt değil, ama ben şuradan azıcık uzaklaşsam kötü olmaz.. demiş. Başlamış yürümeye. Başını geri çevirip bakmış, Kurt sırıtarak, ağzının suları akarak arkasından geliyor. Eski kuşaktan eşek yakarmaya başlamış:
- Ulu Tanrım, bu gelen Kurt bile olsa, Kurt olmasın ne olur… Kurt değil canım, ben de boşu boşuna korkuyorum.
Böyle deyip adımlarını açmış. Kurt da onu izliyormuş. Kart eşek koşmaya başlamış. Kurt DA onun ardından koşmuş…
Eşek,
- Ah, ben de ne budalayım… diyormuş, Yaban kedisini Kurt sanıp kaçıyorum. Hayır, Kurt değil…
Ayaklarının var gücüyle kaçıyor, bir yandan DA içinden şöyle geçiyormuş:
- Kurtsa da Kurt değildir… İnşallah değildir. Yok canım, ne diye Kurt olsun …
Başını çevirip arkasına bakmış, kurdun gözleri ışıl ışıl yanıyor. Eşek dört nala kaçar, hem de,
- Vallahi de kurt değil, billahi de kurt değil.. Allah belamı versin ki kurt değil. diye söylenirmiş.
Eşek kaçmış, kurt kovalamış. Kuyruğunun dibinde, kurdun kızgın kızgın solumasını duyunca, yaşlı eşek kendi kendine,
-Bahse girerim ki bu kurt değil.. Kuyruk altımda solumalarını duyduğum bu yaratık kurt olamaz… diye söyleniyormuş.
Kurdun ıslak burnu, eşeğin apış arasına değince, yaşlı ,eşek de sıfırı tüketmiş. Bir de başını çevirip bakmış; kurt, üstüne atıldı atılacak.. Artık adım atacak gücü kalmayan kart eşek, kurdun sert bakışları altında kıpırdayamaz olmuş; oracıkta kalmış. Kurdu görmemek için gözlerini yumup,
“-Kurt değil canım, boş ver… İnşallah değildir. Sanki ne diye kurt olsun” diye kekelemiş.’
Kurt, sağ kabasına bir pençe atınca, oracığa yıkılan eşek, – Biliyorum, biliyorum, sen kurt değilsin. Arkamla oynama, gıdıklanıyorum. El şakasını da hiç sevmem.. demiş.
Azgın, aç kurt keskin dişleri ile eşeğin sağrısını ısırmış, -budundan büyük bir parça koparmış. Can acısıyla yere yıkılan eşeğin birden dili tutulmuş. Bildiği eşekçeyi, korkudan unutmuş. Kurt, boynuna, gerdanına saldırmış. Eşeğin her yanından kanlar fışkırmaya başlamış. İşte ancak o zaman eşek,
- Aaa kurtmuş… Aaa o imiş… Aaa, o imiş!… diye bağırmaya başlamış. Kurt onu parçalar, o da dili tutulduğundan, yalnız:
- Aaa, o imiş … Aaa, Oo-ii”. Aaa-iii. .. Aaa·iii! diye bağırır, inlermiş.
Kurdun dişleriyle parçalanan eski kuşaktan eşeğin dağı, taşı inleten son sözlerini bütün eşekler duymuşlar:
Aaaa-iii, aaa-iii …
İşte o günden sonra, biz eşek milleti, konuşmasını, söylemesini unutmuşuz, her duygumuzu, her düşüncemizi, anırtı ile anlatmaya başlamışız. O eski kuşaktan eşek, tehlike kuyruk altına girinceye dek, kendini avutup, kandırmamış olsaydı, bizler de konuşmasını bilecektik.
Ah biz eşekler, ah biz eşek milleti: Aaaa-i, aaa-iiii
Aziz NESİN
Cimbakuka?
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Efendim bendeniz’in blog’unun ismini de taşıyan pek değerli Cimbakuka sıfat’ını, içimizden pek değerli arkadaşlarım, bir türlü söyleyememekte, zaten yeterince absürd olan bu ad’a daha da anlamsız fiilimsiler eklemekte ve dalga geçmektedirler.
Bu kişileri kınım kınım kınamakla birlikte, eğer bu üslublarını devam ettirirlerse, Türk Dil’ine hakaretten dava açabilme hakkımın olduğunu kendilerine hatırlatırım.
Kelime’nin hiçbir anlam ifade etmediğini düşünenlere, tdk’dan kapı gibi kanıt;
cimbakuka
sf. (ci’mbakuka) Çelimsiz ve biçimsiz (kimse).
Güncel Türkçe Sözlük …
http://tdk.org.tr/TR/SozBul.aspx?F6E10F8892433CFFAAF6AA849816B2EF05A79F75456518CA
Akıllı olun!!!
(onlar kendilerini biliyor…)
Vurulduk ey halkım, unutma bizi!…
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Uğur İçin…
Uğur için ölüm yıldönümlerinde yazılar yazmıştım.
2004…
”Aradan 11 yıl geçti…
Sözümüzü tutabildik mi?..
Halimize bakan ağlamaklı olur, Uğur’u sevenlerin dağınıklığına diyecek yok!..
Uğur adına her yıl 24 Ocak’ta toplantılar düzenliyoruz; konuşuyoruz…
Sonra dağılıyoruz.
Uğur evliya gibi oldu…
Evliya türbelerinde mum yakmak, dinsel göreneğin edilgin eylemidir.
Uğur için bir mum yakmak başka şey…
Sürekli eyleme katılmak, alın teri dökmek, örgütlenmek, kurumlaşmak, amaçlarımızın kıblesine doğru yürümek, Uğur’un ömrü boyunca savunduğu fikirleri hayata geçirmek için ortak bir güç oluşturmak, demokrasi ve devrim yolundaki kişi için bir mum yakmak demektir.
‘Sen de bir mum yak!…’
Ama mumun alevindeki titreşimlere bakarak duygulanmak yetmez…
Yalnız mum yanmasın.
Sen yanmasan, ben yanmasam, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa…”
**
2006…
”İnanılır gibi değil, Uğur’un 13′üncü ölüm yıldönümü gelmiş çatmış…
Zaman nasıl geçiyor?..
Hayyam ‘ın dediği gibi:
Ömrümüzden bir gün daha geldi geçti;
Dereden akan su, ovada esen yel gibi.
İki gün var ki dünyada, bence ha var ha yok:
Gelmeyen gün bir, geçip giden gün iki.
Gözlerimi kapıyorum, Uğur’un iki fotoğrafını yan yana görüyorum: Biri Ankara Hukuk Fakültesi’nde öğrenciyken, öteki durmuş oturmuş bir yazarken…
Cin gibi, nüktedan, neşeli, savaşımcı, araştırmacı, kalem sahibi Uğur…
Hayatta olsaydı Türkiye’nin bugünkü haline baktıkça oturup ağlardı Uğur…
Ama, bir an bile umutsuzluğa kapılmaz, ön safta görevini üstlenirdi.”
2007…
”Kim söylemişti?..
- Zaman geçmiyor, biz geçiyoruz…
Kaç yıl geçti?..
14!..
Ondört yıl az buz bir zaman değil, 1993′ten 2007′ye varıncaya dek insanlık başdöndürücü bir hızla yaşadı, dünya küreselleşti…
Terör tırmandı..
Tırmandı..
Tırmandı..
**
2008
Terör sürüyor…
Dünya çürüyüp dökülüyor…
**
ve 2009;
Ne değişti diye sorarsak,
Cevap koskoca bir HİÇ!…
”Uğur bugün yaşasaydı çok da üzülürdü…
Niçin?..
Aradan geçen 16 yılda medyanın nereden nereye geldiğini, adına ‘gazeteci’ denilen kimilerinin nasıl değiştiklerini görüp kahrolurdu…
21′inci yüzyıla giren Türkiye’de ‘sarı basın kartı’ nın ‘basın’ ı gitti…
‘Sarı’ sı kaldı!..”
Unutmadık, Unutmayacağız….
“Vurulduk ey halkım unutma bizi”
İnadına türküler söylenir
Ölüm ona, o ölüme yakın
Müjdelenir haberi
Susturuldu, susturuldu diye,
Güne karşı zaman kekeme
Bir soru takılır geceye;
Kalemi-gözlüğü de parçalandı mı? diye
Çoğul duygularım yırtıldı bu gece
Savurdum karşı yakaya; MEMLEKETE
Ey Avrasya susma, susma, haykır diye.
Yağmur hiç durmadan yağsın bu gece,
Kendi sesini kemiren meydanlarda,
Kalemine yaraşır gürül gürül sözler bulunsun,
Dalga dalga sesler gelsin,
Aydınlık gelsin bilincime.
Bu gece bir kardelen koyun Uğur’un başucuna
Kalemini dikin çağlayan meydana,
Bahar da tomurcuklansın,
Çiçek açsın diye…
Gazze Ağlamasın…
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Lafla değil icraatle birşeyler yapmak isteyenlere…
ollallaa blogmania… vol.1
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Geçtiğimiz pazar günü malum bir kaçın(m)ız’ında bildiği gibi, blog aleminin pek değerli, höşmetli, saygı değer insanlarının bir kısmıyla tanışma/buluşma ve muhabbet imkanı bulduk.
Her ne kadar ortama geç girsemde, sanki uzun zamandır tanıyormuşum gibi muhabbetlerine doyum alamadığım bu güzel dostlarla vakit geçirmenin ayrı zevki vardı içimde.
Bu güzel günü paylaştığım herkese gerçekten teşekkürler.
Sırasıyla;
Tüli‘m;
Herşeyim:) Bakma sen bunların mayıs muhabbetine, asparagas o:)
Varlığın yetiyor be kardeşim, ama blog’unun adamı ol, duygusal muygusal değilsin kabul et Allah’ın şoparı
efsa;
Antalya’dan getirdiğin sıcak sohbetin’in yanına eklenen neşenle apayrı bir güzellik kattığın için teşekkürler. Her ne kadar topuzu elimize versende, güzeldi be
Hihihi…
Muhabbetin, bilgin ve güleç yüzün ile ortama başka bir tad kattın, tanımaktan gerçekten memnun olduğum nadir insanlardan biri oldun. Umarım hayatındaki o 7-8 saatide birgün hatırlar bizimle paylaşırsın, seni halay başı seni
))))
Arzu;
Kapitalizm’in ülkemize kazandırdığı nadir öğretmenlerden belkide en nadidesi
))
Şaka bir yana, yanımıza iyiki uğradın ve bilgilerini bizimle paylaştın, öğrenecek çok şeyleri olana yönlendirebileceğim ilk insanlardan birisin sanırım ama ücretsiz hocam aman heee
)
Memnun oldum efendim…
noni;
hernekadar çok fazla muhabbet etme fırsatımız olmayıp erken kaçsanda en azından güler yüzünle kattığın pozitiflik için teşekkürler.
He bide saçların için sakın şikayet etme, kelliğe adım atmış biri olarak hemen sipariş verebilirim kurtulmak istediğinde
))))
Hoşbulduk efendim
Güzel günden arda kalan bir kaç foto…
Bitmedi dahası var…
))
Keşf-i alem, mimlen babam mimlen…
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Hala işyerinde mesai’de olmama rağmen sevgili ırmantik arkadaşımız perikizi‘nin sağ açıktan yaptığı mimlemesine ortayı alıp depara kalkıyorum.
Konu’nun yeni keşifleriniz olduğunu duyduğumda hani hali hazırda kolay aklıma gelen şeyler olmadığını düşünüverdim bir anda.
Ama saksı’yı çalıştırdığımda ilk aklıma gelenler;
* Bende istemeden panik atak oluştuğunu, atağın daha sonra ilginç bir şekilde sinire dönüştüğünü ama bu sürecin 1 dakika bile sürmediğini,
* İşyerindeki pratik düşüncelerimle en az 1 saatlik işi 15 dakika’da halledebildiğimi ve excel’de onu tasarlayan kadar iyi bir hale geldiğimi,
* Fotoğraf çekerken tüm hayatla bağlantılarımın koptuğunu,
* Çevremdekilere aşırı derecede değer verdiğimi ama zaman zaman bu insanları 1 ay bile telefonla dahi hiç bir sebep olmadan aramadığımı,
* Geceleri daha iyi düşünebildiğimi, ama bu düşünceleri ancak sabah kağıda dökebildiğimi,
* Çok yorgun olduğumda, 1 dakika önce koyduğum birşeyin yerini akıl almaz şekilde unutup dört döndüğümü,
* Çok fazla uflayıp pufladığımı,
* Ezber’imin aşırı derecede kuvvetli olduğunu, 200 sayfalık ders kitabını 1 gecede okuyup sınava girdiğimde çok başarılı olduğumu,
* Blog olayına geç girmeme rağmen çok hoşuma gittiğini,
KEŞFEDİYORUM
)
Dalağım şişti depara burda son verip, yerden kısa bir pasla bu mim’i Ruh-u Müdafaa ‘ya ve tinimini hanım‘a gönderiyorum…
iyi orta gol getirir
Garip Haller Vol.1
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
bilinçüstü ve adeta gerçek altı.
Do’yu iyi biliyorum da, si’den sonra tekrar görünce hep şaşırıyorum.
Genelde beynimin içindekiyle sadece karnımı doyurduğumdan olsa gerek,
giden değil de bu aralar gelen trene el sallıyorum.
Bir yerlerde bir aksilik var? ne de olsa çözeceğim ama neyse ki artık raylara para koymuyorum.
Ama aşacağız, ağlı dikenlere sarsalar da kaçışlarımızı; kızıl çiyanlara da yedirseler esir ruhlarımızı, kaçacağız….
Siyah ruh emiciler pusudalar, şehrin en ahfaz karanlığına gömmeden soytarı cesedlerimizi,
Biz, gün şarapken kaçacağız.
Sıkın tutun ey dost…
Üzgünüz Filistin :(
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş

Bu vasiyeti yazmak nerden aklıma geldi bilmiyorum. MUHAMMED Dürre’nin okul yolunda terör devleti israil askerleri tarafından haince öldürülmesinden sonra, korkup okuldan almıştı annem beni, o günden beri hiç birşey yazmadım. Oysa okula gitmeyi, okuyup pilot olmayı o kadar çok istiyordum ki!.. Okulu bıraktıktan ve göğümüzü annemin “duman ya da sis” dediği karabulutların kaplamasından sonra, sen büyüyünce ne olacaksın diyenlere “ben büyümeyeceğim ki” diyorum.
Annem birinci intifadada ayaklarını ve gözlerini kaybetmiş. Büyük abim Abdullah’ın cesedi başında ağıtlar yakarken, bir kurşun da onun ayağına sıkmışlar, şimdi evden dışarı çıkamıyor ve hep ağlıyor. Abdullah abimden çok; daha onsekiz yaşında şehit olan Raşit abime ağlıyor… gizli gizli ağlıyor… içten içe ağlıyor… arasıra topluyor kendini ve gözlerini semaya dikip “Mescid-i Aksa için feda olsun yavrum” diyor. Babamı ben hiç görmedim, hapiste miymiş neymiş. Bir gece ansızın alıp götürmüşler… şu Filistin’den daha küçük olan hapishaneler varmış, babam orda yatarmış.
Annemle ikimiz kaldığımızdan beri annem benimle çok ilgileniyor, yanından ayırmak istemiyor, Hanzalam deyip, durup durup tekrar sarılıyor. Komşu teyzelerle konuşurken duydum, “o benim son parçam, gencecik fidanım; ona da birşey olursa ben yaşayamam” diyordu.
Bizim burda gökyüzü, ben kendimi bildim bileli, simsiyah ve yanık yanık kokuyor. Ne vakit “anne neden böyle desem” sis, duman, iklim kötü” diyordu. Ha son dönemde sıkça “boom boom” diye sesler duyuyordum, o sesler ne zaman ortaya çıksa annem telaşla “Hanzalam Hanzalam” diye sürünerek yanıma gelir, kulaklarımı kapar, üzerime kapanır, adeta üstüme etten duvar örerdi. Ben “anne ne oluyor?” desem, “gökgürültüsü oğlum şimdi geçer” diyordu. Bu masala ilk zamanlar çok inanmıştım… ama artık gerçekleri biliyorum. Mahmut israil sınırına gitmiş geçen ay dedesiyle; israil semaları masmaviymiş, hiç gökgürültüsü de yokmuş
Anne “ben oynamaya gidiyorum” dediğimde, “sen büyüdükçe daha çok oynamaya başladın” diyor. Hafifçe kızdığını farkediyorum, öpüyorum esmer yanaklarından ve koşuyorum kaderime. Annem bilmiyor ki; ben abim Abdullah’ın sapanını tavanda bulduğumdan beri, arkadaşlarla toplanıp “şeytan taşlama”ya gidiyorum. Annem beni top peşinde koşuyor sanıyor; nerden bilecek ki tek kale maç yapacak kadar bile arkadaşım kalmadı!..
Mahalle maçları yapardık eskiden, şimdi mahalle mi kaldı ki mahalle maçı yapalım .Şu diğer adı enkaz olan Filistin’de kaç çocuğun birinci adı şehit oldu biliyor musun; Şehit Mahmut, Şehit Vaad, Şehit Yasin, Şehit Raşid, Şehit Hanzala, Şehit Hanzala, Şehit Hanzala…
Bundan sonrasını anneme okur musunuz? Malum o okuyamaz:
Annecim hakkını helal et… yüzbinlerce mazlum çocuk gibi, ben de böyle olmasını istemezdim… sana söyleyecektim, erken iyileşir diye bekledim… hemen geçer diye geciktim ama geçmedi… geçen gün şeytan taşlarken misket bombası attılar üzerimize… beni bir kurşun sıyırdı geçti, çok kanım aktı, eve zor attım kendimi… hani üşüyordum ya kaç gecedir; kansızlıktandı sanırım. En yakın hastane kaç şehir ötede anne… hastaneler mücahit abilerle dolu, hem seni perişan etmek istemedim, geçer dedim geçmedi anne.
Hep sabaha karşı abilerimi rüyamda görüyorum, bir gülümsüyorlar ki sorma “gel, gel” diyorlar… koşuyorum onlara doğru, altlarından ırmaklar akan yemyeşil çimenlerle örülüyor her yanım… sen de yanımda ol istiyorum; anne anne anne diye seni çağırırken, sen sesime uyanıp kaldırıyorsun beni o en güzel rüyadan.
Anneciğim benim vaktim azaldı… sana bir kaç vasiyetim olacak. Geçen arkadaşların ailesi yemiş zehirlenmişler. Komşulara okut, üzerinde “U.N.” yazan hiç bir paketten bişey yeme…Anne; içinde mücadele ve dua ayetlerini bol okuduğum Kelamullah’ı, Kur’an’a yeni geçen İbrahim’e verir misin? Ayakkabılarım Halil’inkinden sağlam… onun ikisi de yırtık, benim teki yırtık, az yama yaparlar… o yahudi askerlerinden kaçamıyor; ayakkabılarımı halil’e ver olur mu? Beyaz kedim bulut’u benim yerime “gökgürültüleri”nden sakla olur mu? Ona etten duvar ör…ha kulaklarını tıkamayı da unutma
Abdullah abimin sapanını yastığımın altına bırakıyorum… ola ki israil askerleri eve kadar gelir, onlara atarsın… taş ta var ocağın orda, kendi ellerimle sectim… onları kullan; iyi kavis alır onlar. Arkamdan ağlama desem de bilirim içten içe ağlarsın… hemde dört farklı şekilde ağlarsın… benim “ağlama anam” dediğim aklına gelir; döner birde bunun için ağlarsın… ağla anam, gökyümüz açılmıyor madem, için açılsın be anam ağla doyasıya…
Gülümsememek elde değil; benim neyim var ki vasiyet yazdım… aaa unutmadan; çamurdan uçağımı yeni doğan amcaoğlum “Umut”a verirsin… onun masmavi gözleri gökyüzüne daha çok benziyor.
Sen hep derdinya Allah iyileri erken alırmış yanına.
Arasıra “yaramazım” diye okşardınya beni; iyiliğime şahit olur musun anne?
çocuklar günahsız olurmuş ama,
acılar beni çok büyüttü.
İçim dağ gibi anne,
içim dağ gibi anne,
Atamayacağım taşlar için, Filistin halkından ve Kudüs davasından affımı dilerim…
Alıntı: Bilinmiyor…
Yok böyle güzel bir gün…
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Çok önceden planladığımız Sakarya çıkarmasını yoğun mail, telefon trafiğinden sonra bugün yapmaya karar vermiştik.
Sabah’ın daha ilk ışıkları doğmadan yola çıkan İonya grubu, sırasıyla bütün ekib’i toplayıp, 2 araba dolusu 10 güzel insan ile yola çıktı.
200 küsür km’lik yolculuğumuzda konvoy şeklinde gittiğimiz Sakarya’da bizi güzel İnsan Bülent Doyuran karşıladı. O kadar sıcak bir gelişi vardı ki, o kuru soğukta beklediğimiz 20 dakikayı bir anda eritiverdi güleç yüzüyle. Yavaş yavaş evlerine doğru ilerlemeye başladık. Günün mekan’ı olan Doyuran çiftinin evine vardığımızda bütün grubu etkileyen müthiş bir şokla karşı karşıya geldik. Karşımızda bir fıstık duruyordu, en son gördüğümüzden sonra tam 16 kilo vermiş, bütün güzelliği ortaya çıkan ve yüzünden gülücükleri hiç eksilmeyen Şule karşıladı. Bu ne güzellik di, hepimiz bu kısa süreli şoku atlattıktan sonra, sıcacık mutlu yuvada, kanepelere yumulduk. Yalnız öyle bir masa bizi karşıladı ki, inanın böylesini görmemiştim, hani derler bir kuş sütü eksik diye aynen öyleydi. Yetmediği gibi içerden de öyle kokular geliyordu ki anlatamam. Grup sabırsızdı herkes bir an önce sofraya yumulmak ve bu lezzetleri bir an önce tatma telaşındaydı ve o meşhur “haydi sofrayaaaa” cümlesiyle birlikte akbaba gibi masaya doluşan İonya, inanılmaz bir kabilyetle masada ne var ne yok silip süpürmeyi başardı. 2 saat sofradan kalmadan bir yandan tıkınıp, bir yandan muhabbete dalan kişilikler, şiştiklerini anladıkları anda köşelerine yavaş yavaş çekildiler. Çay servisi’de bir yandan devam etmekteydi.
Karınlarının tokluğuyla uyku moduna giren grupta, Ben , Erdem ve Çağrı’nın müthiş performansı ile herkesi canlı tutmayı başardık, her ne kadar bizi bi ara susturmaya çalışsalarda baskılar bizi yıldıramadı. Sonrasında Bülent’in haydi Tabu oynayalım demesiyle, 12 kişilik topluluk bir anda haremlik selamlık moduna geçerek, kız ve erkekler olarak 2′ye ayrıldı. Biz zannediyorduk ki maksat sadece oyun oynamak eğlenmek. Aman Allah’ım Tabu tabu olalı böyle çirkeflik, böyle şike böyle şaibe görmemiştir sayın seyirciler, her defasında 4 sayı öne geçerken, ne hikmetse pullar hep yanyana geliyordu, öyle bir hak yeniyorduki baskılara dayanamadık ve 6 sayı önde olduğumuz oyunu inanılmaz bir masa başı oyunu ile kaybettik. Bir yandan da sevgili bayanlar’ın gerçek yüzünü görüyorduk, adeta bir vahşi kaplan’a bürünmüş üzerimize saldırmayı bekler gibilerdi. Bu güzel oyunda “kadın’ın fendi, erkeği yendi” atasözüyle kapandı.
Biz yavaş yavaş kalkma planları yaparken, Doyuran çifti önümüze bir kez daha masa kurduki, herkes’in neredeyse karnı ağzındayken, çıkarılan yiyecekler hiç de hayır denecek cinsten değildi, zaten ayıptır söylemesi yaprak sarmalar daha günün erken saatlerinde 3′er 5′er ağıza tıkıldığı için neredeyse hiç kalmamıştı. Bir kez daha sofraya yumulan bizler kaltığımızda hepimiz küçük bir noel baba göbeği yapmış haldeydik. Bu güzel yemekleri için Doyuran çiftine ne kadar teşekkür etsek azdır, elinize belinize, kesenize sağlık. Keza kek, börek ve tramisu içinde Hülya, Çiğdem abla ve annem’e teşekkürü ayrı ayrı borç bilirim
Vakit kalkma saatini gösterirken sırayla wc’ye iştima veren İonya yavaş yavaş yola çıkmıştı, herşey çok güzel giderken yolda, diğer arabada bulunan arkadaşlarımızın atlattığı büyük kaza, canımızı biraz sıksada, hiçbirimizde bir sorun olmaması günü nazar boncuğu olarak sayıldı. Bu olay içinde büyük büyük geçmiş olsun dileklerimi sunmadan edemeyeceğim.
İşin özü bize bu güzel günü yaşatan sevgili Bülent ve Şule Doyuran çiftine, defalarca kez teşekkür edip, herşey için emeklerine sağlığı bir kez daha dile getirmeden edemeyeceğim. Sonsuz teşekkürler Sakarya.
Dip not: Şule gerçekten harika olmuşsun, hep böyle güzel insan
)))
TEŞEKKÜRLER İONYA, bir başka gezide görüşmek üzere, hepinizi seviyorum….
Diren Filistin, Kahrolsun Emperyalizm…
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Vurduğun herbir ölü
Canlanır çiçek açar
Her çiçekte bin tohum
Her tohumda vurduğun
Bin yiğit doğar yaşar
İşte bak en öndeyiz
Halkız biz tükenmeyiz
Tarihler yazar bizi
Biz, tarih yazanlarız…
Diren Filistin…
Garip Haller
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Mutluluk skeçleri arası garip bir hüzün,
Üstüne biraz gülümseme serpilmiş lezzetli gibi görünsede;
Bastırıldığında sıcağın verdiği his kadar acı.
Objektif’den baktığımda kadraj’a sığdıramadığım onlarca kare.
Yakına alsam çok buğuk, uzaklaştırsam çok silik…
Cevabını bilemediğim sorular içerisinde,
Kaç yanlış’ın doğrularımı sileceğinin korkusu da mevcut.
Kaçmak gibi bir derdim hiç olmadı
Ama sabit durmak ne zaman çözüm oldu ki.
Ne düşündüğümü bile bilmiyorum o derece.
Biribirine karışmış renkler içinde
Siyah ile Beyaz’ı bulamamak gri olmak bu.
Yoğunlaşmam lazım biraz daha hayat’a
Belki onda daha önceden çıkmış sorular vardır…
“yamacımda bir kurt ölmüş aşktan
gel biz kaçalım burdan
dağlara çıkalım ağırdan yavaş
seni soranlara iyidir derdim
belki de yanılan bendim
belli ki daralan sendin
yavaş yavaş ” (Duman)
Mim derler o’nun lakabına…
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Üzerime üzerime yağdırdığı mim’lerden bu seferkinin konusu da “lakaplarımız” olacakmış.
Hatırladığım kadarıyla sıralarsam:
-ilkokul çağlarına kadar mahalle aralarında fink atarak deli gibi ordan oraya dolaştığımız dönemlerde, klasik mahalle abilerinin küçüklerine bulduğu lakaplardan birisi bana da takılmıştı elbet. Küçüklük fotoğrafımı her ne kadar şu anda yayınlayamasamda sarışın bir velet olarak bana yıllarca hep “LİMON” deyip durdular. Şimdi kocaman olsakda hala gördüğüm yaşını başını almış o güzel insanlar bana bu lakabı söylemeye devam ederler.
-Dedem’in yıllarca kullandığı benden sonra diğer kuzenime, ordan kız kardeşime geçen artık bir aile geleneği olan “YAMUK GÖTLÜ” lakabı ben diyim 10 siz deyin 12 yaşıma kadar ağzından hiç düşmedi
-Futbol oynadığım dönemlerde gerek lise, gerek üniversite, gerekse takım arkadaşlarım ilk adım’ın vermiş olduğu yetkiye dayanarak bana hep “SAMY HYYPIA” derlerdi. O kim derseniz yıllarca Liverpool takımında oynamış bir futbolcudur kendileri.
-Can dostum dediğim çok sevdiğim insan olan Göhan kardeşim bana “ÇAKAL” der, nerden geldiği aramızdadır
- Keza yine hatrı sayılır bir dost olan sevgili Erdem Beyler bana “ÇİRKİN” deyip durur ama kendisi 2 gördüğünden pek kaale almam bu lakabı
-Gerek maçlara gittiğimden dolayı, gerekse içerisinde de fiilin bulunduğumdan dolayı, iş arkadaşlarım ve bir kaç beni bu özelliğimle tanıyan insanlar genelde “ÇARŞI” diye çağarırlar beni
- Ama bana sıkça kullanılan en çok hoşuma giden Erdek’ten arkadaşlarım olsun, iş arkadaşlarım, tribünden arkadaşlarım hemen hemen artık herkesin benimsediği ve benimde hoşuma giden lakap “BURİ” dir. zaten bir çok yerde de bunu kullanmaktayımdır
- Son olarak da cimbakuka sevgili blog dostlarıma zor geldiğinden “CİMBAM” lakabını duymaktayım. o nuda sevdim
Bakıldığı zaman hepsi ayrı anlamlar taşıyan, insanda düşününce gülümse bırakan güzel şeyler. Eh ne de olsa eskiden soyadı diye birşey yokmuş genlerimizde var lakap takmak
Bu mim’i en çok merak ettiğim “YALNIZLIK OKULU” başta olmak üzere, zeugma ve perikizi‘na paslıyorum.
Kolay gelsin…
Sırada ne var?
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Eğer sizin ki din ise, eğer sizin ki aynı kitap ise benimki olmasın.
Ak Parti Aydın İl Başkanı İsmail Hakkı Eser, Merkez İlçe Başkan Adayı Hakkı Aslan’ın yemeğinde ilginç sözler sarf etti. 500 kişinin bulunduğu yemekli toplantıda Başkan Adayı Hakkı Aslan’dan sonra söz alan İl Başkanı İ. Hakkı Eser:
Padişah oldu, Atatürk oldu, şimdide 2. Peygamber.
Sırada ne var?
Yakında Erdoğan sen bizim Allah’ımızsın da dersiniz.
Töbe töbeeeee..
Eylem Kardeşliği…
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
|

Gençlik ve serdeki hafif anarşistlik… 200 metrede altın ve bronz madalya kazanan Amerikalı ikisiyah atletin, Tommie Smith ve John Carlos’un siyah deri eldivenli yumrukları havada, başlarıönde posteri yıllarca hayal dünyamızı ve asıl oda duvarlarımızı süslemişti.
İtiraf ediyorum ki, Aynur Çağlı’nın o muhteşem haberini okuyana kadar aynı karede önde duran,gümüş madalyalı Avustralyalı beyaz atlete hiç dikkat etmemişim. Adı Peter Norman imiş…
İşte bu atlet geçen hafta öldü. Haberin ve konunun tekrar gündeme gelmesinin sebebi budur.
Gelelim hikayeye…
Mexico City’de 200 metre finali koşulmuş. Amerikalı (siyah) atletler Tommie Smith ile John Carlosbirinci ve üçüncü gelirken, ikinciliği Avustralyalı (beyaz) Peter Norman kazanmış.
Madalya töreni için bekledikleri sırada, Carlos, Peter Norman’ın yanına gelerek sormuş:
- İnsan haklarına inanıyor musun?
- Evet, inanıyorum.
- Peki ya Tanrı’ya?
- Bütün kalbimle…
Bunun üzerine, iki siyah atlet kafalarındaki eylem planını açıklamışlar, Norman tereddütsüz katılmış:
- Ben eyleminizi destekleyeceğim, bana ne yapmam gerektiğini söyleyin!
İlk defa, o günler için müthiş bir provokasyon hatta devrim sayılacak bir eylem planlıyor iki genç adam: Amerika’daki ırk ayrımcılığını ve siyahlara reva görülen fakirliği ve ikinci sınıf vatandaşlığıprotesto edecekler… Ama nasıl?
Fikir Norman’dan geliyor: bir çift siyah deri eldiven buluyorlar, sağ tekini Tommie, sol tekini Johneline geçiriyor; fakirliği sembolize etmek için çıplak ayakla kürsüye çıkıyorlar, başları kederle öne eğik, sıkılı yumruklarını havaya kaldırıyorlar. Önlerinde duran beyaz atlet Peter Norman da, dayanışmasını göstermek için kalbinin üstüne ‘İnsan Hakları İçin Olimpiyat Projesi Hareketi’ninkokartını iğneliyor.
Amerikan milli marşı çalarken plan icra ediliyor ve eylem koyuluyor.
Ve tabii dünya birbirine giriyor. Amerika ayağa kalkıyor. Olimpiyatlar bile gölgede kalıyor, dünya gazeteleri yumrukları havada siyah atletlerin fotoğrafını birinci sayfadan veriyor…
Amerikan Olimpiyat Komitesi iki siyahın spor kariyerini o saniye bitiriyor. Eylem amacına ulaşmış, Amerika’daki zenci azınlığın durumu dünya gündemine girmiştir. Smith ve Carlos spor hayatlarını(ve buna bağlı olarak geleceklerini) feda etmişler ama dünya tarihine geçmişlerdir. Dünyadakiyüz milyonlarca ezilmiş siyahın ilahı haline gelmişlerdir.
Peki ya Avustralyalı beyaz Peter Norman?
Tommie Smith diyor ki:
“Peter, bir beyazdı. O günlerde siyahların haklarını savunma cesareti gösteren, onurlu vebelkemiği sahibi beyaz çok azdı. Peter, Avustralya’ya döndüğünde kimse yüzüne bakmadığı gibi,herkes tarafından yargılandı. Onun da atletizm kariyeri bitti, spor çevrelerinden dışlandı.
Tehditler,işsizlik ve tecrit nedeniyle öyle sıkıntılı günler yaşadık ki, üçümüzün de ilk evliliği sona erdi.”
Avustralya Devleti Norman’ı ölene kadar affetmemiş ama… Norman intikamını mezara götürmüş:
1968 Olimpiyatları finalinde ikinci olurken kırdığı 200 metre Avusturalya rekoru hâlâ, 38 yıl sonra kırılamamış.
Ölene kadar süren ‘eylem kardeşliği’
İki amerikalı ve bir Avustralyalı ‘lanetli’ atletin o gün başlayan ‘eylem kardeşliği’ ve dostlukları ömür boyu sürmüş. Aradan geçen 38 yıl boyunca, yazışmışlar, buluşmuşlar, görüşmüşler.
Ta ki, geçen hafta, Peter Norman evinin bahçesinde kalp krizi geçirip 64 yaşında ölene kadar.
Ve şimdi, aşağıdaki fotoğrafa iyi bakın:

Melbourne’de yapılan cenaze töreni. ‘Onurlu beyaz atlet’ Peter Norman’ın tabutu,
Tommie Smith (solda) ve John Carlos’un omuzlarında!
Üç ‘eylem kardeşi’ son kez omuz omuza…
“alıntıdır”
Cuk
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Bugün gazete’nin birinde koç burcu ile ilgili özellikler okudum, sanırım bu zamana kadar en yaklaşanlar bunlar. Bakıyorum da hani hayır bu yok dediğim olmadı içlerinde.
Başlık gibi içerik de cuk oturmuş bana valla
21 Mart – 20 Nisan
Uğurlu Taşı: Opalin
Rengi: Siyah
” Görkemli ve büyüleyici bir iyilik sembolü!”
• Bitmek tükenmek bilmeyen bir enerji,
• Hızlı gelişme, değişme kapasitesi,
• Düşünce ve duygularında çok açık
• Açıksözlü ama bazen patavatsız,
• Yalana ve yalancılığa tahammülü olmayan,
• Korkusuz,
• İleri görüşlü,
• Kızgın olduklarında saldırgan ve çok tehlikeli,
• Bağımsız,
• Kolayca dikkati dağılan,
• Enerjilerini yönlendirmeye başaranlar için iyi bir yönetici,
• Sağlam bünyeli,
• Hassas Nokta; Baş bölgesi, sık baş ağrısı,
• Herkesle anlaşan,
• Doyumsuz bir güç ve enerji isteği,
• Yeryüzü işlerine aşırı eğilim,
• Dost ve adil bir ebeveyn,
• Çoşkulu,
• Heyecanlı,
• Arkadaş yanlısı, geniş bir çevre,
• İletişim gücü yüksek,
• Pırıltılı,
• Etkileyici,
• Hayır demesi zor!
Buluta karşı uçur beni…
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Efendim sevgili bekriya bizi paraşütünü açarak mimlemiş. Konusu paraşütle atlarken neler düşündüğümüz.
Paraşütle atlamasam da, bunjee ve parasailing yapmış biri olarak sanırım hislerim ve düşündüklerim onunla aynı olacaktır
Demişki;
1-Paraşütle atlamaya karar verdiniz ve ilk atlayışınızı yapmaya hazırlanıyorsunuz. Yerde sıranızı beklerken yukardan atlayanları seyrediyordunuz… Aklınızdan neler geçiyor ?
-Ne zaman sıra geleceeeeeeek?
2-Sıranız geldi ve uçak üç bin metreye yükselirken siz de kendinizi hazırlıyorsunuz. Arkanıza hiç bakmadan önünüzde açılan kapıya geliyor ve kendinizi aşağıya bırakıyorsunuz. Aşağıya atlarken ne diye bağırıyorsunuz?
-Allah’ım sana geliyoruuum
bu süreçte bir sürü bağarmalar çağarmalar adrenalin yükselmeleri elbet olacaktır, bunjee’de ilk atladığımda küfretmiştim şimdi yazarsam olmaz anladınız siz, belki öyle de bağarabilirim
3)Güvenli bir biçimde yere indiniz. Paraşütünüzü toplarken bir eğitmen size doğru geliyor ve birşeyler söylüyor. Eğitmen ne söylüyor?
-Beklediğimden daha cesurdunuz, sanki daha önceden tecrübeniz varmış gibi, güzel bir tecrübeydi oldukça da başarılıydınız, tebrikler.
Evet bende sırasıyla eğreltiOtu ve Arzu yu mimliyorum uçun gariii
Sevdiğim blog…
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Mim’in konusuna gelince bir blogda aradığınız özellikler yada sevdiğiniz blog özellikleri neler bu fikirleri sunmamız gerekiyor.
Sırasyıla başlamam gerekirse.
* Bir blog’un temasıymış, zart’ı zurtuymuş açıkçası beni çok ilgilendirmemekde. Sonuçta her blog kişi’nin kendi özelliklerini yansıttığından o’nu eleştirmek yerine içindekinin doluluğuna bakmak her zaman ilk tercihimdir.
*Blog’unu okuduğum yada yorum yazdığım kişinin en azından kendisi ile ilgili tek bir fotoğraf bile görmek veya kişisel bilgilerinin doğruluğu samimiyet açısından ve sanal bile olsa içerisinde gerçeklik payı katması bakımından benim için önemlidir. Şu durumda kendi fotoğraflarını koymayanları elbette kınıyorum, okumuyorum gibi bir durum söz konusu değil samimiyet başka türlü’de mutlaka sağlanır, çokta fazla takmamak gerekir.
*İzlediğim her blogdan insanlarla birşey paylaşabilmek, üzüntü veya sevincinde o’na yardım’ımın dokunabilmesi ve karşıdakininde buna samimiyetle inarak cevap vermesi benim için her zaman en güzel özelliklerden bir tanesidir.
*Yorum yazamasamda inanın işte veya evde fırsat bulduğum her süreçte yeni eklenen bütün yazı ve bilgileri dikkatle okumaya veya okunacaklar arasına almayı unutmuyorum.
*Uzun yazı kısa yazı kavramına kesinlikle takılmayanlardanım fakat, eğer o anki ruh halime tamamen zıt bir yazı ise kısa olsun uzun olsun o anda okumadığımı, ama o yazıyı hafızamda yer edip haliyet-i ruhiyeye göre tekrar bulup okuduğumuda rahatlıkla söyleyebilirim.
*Sadece arkadaş!! bulmak ve internet’in meyvalarından faydalanıyım şeklinde düşüncelere sahip blogları kesinlikle takip etmemekde, eklediysem bile öyle olduğunu anladığım anda hemen silmekteyim.
*Sosyal kişilerin blogları benim ilgimi en çok çeken bloglar şu anda. Gittiği bir yeri, yaptığı şeyleri, o anda ruh hali neyse anında döken blogları gerçekten çok seviyor ve zevkle okuyorum, sanırım bu da şu anda bazı şeylerden zevk alışımın getirdikleri olsa gerek.
* Ve özelliklede benim blogumu takip edip samimiyetime ve arkadaşlığıma inanan arkadaşların bloglarını da torpil yaparak ilk önce okuduğumu yüzüm kızarmadan dürüstçe açıklayabilirim
Şimdilik aklıma ilk gelen özellikler bunlar. Zaten kişileri bloglarıyla analiz etmek %50 sanallığın ötesine geçemeyeceğinden, zevkle bir kitap, roman okuyormuş gibi takip etmeyi kendime edindim.
Bunun dışında her ne kadar blog alemi olsada buradan tanıştığım insanlarla görüşme sırasında sağlanan o sıcak ve müthiş ortamında kolay kolay heryerde bulunamayacağına inanın şahit oldum. Yani şunu derimki blogger olarak güzegahlarımda izlediğim her kişinin gerçekten iyi ve okunası insanlar olması beni çok mutlu ediyor.
Teşekkürler blog alemi
İşin tefarruat kısmına gelince de bu mim’i sırasıyla Piltik’anım.., kelebenk ve Ruh-u Müdafaa ya paslıyorum.
Görüşürüz blog…
Yüzsüzlüğün bu kadarı…
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Pes diyorum. Bunca suçlamalar batağında olan deniz feneri derneği hakkında hala bir açıklama, bir suç duyurusu yapılmamış ülkemde üstüne birde bu insanları konuşturma yetkisi veriliyor ya daha ne diyeyimki.
Kendini hala ailelere adadığını ima eden bu fener söndü grubu Sn. Deniz Baykal’a bir cevap niteliğinde açıklama yayınlamış.
Ey sorarım size, nerede bu paralar yayınlayın? Dosya neden hala gelmedi Türkiyeye açıklayın? Benim paramla kurduğunuz kanal’ın, gazete’nin nasıl kurulduğunu kanıtlayın!
Dürtülüyoruz ey halkım unutma bizi…
Deniz Fenerinden yapılan o açıklama;
Sayın Deniz BAYKAL
(CHP Genel Başkanı)
Sayın Baykal, 17 Şubat 2009 tarihinde partinizin grup toplantısında yaptığınız konuşmada derneğimize yönelik ağır suçlamalarla, haksız ithamlarda bulundunuz, “sahtekârlar” dediniz. Bu milletin desteğiyle yüz binlerce aileye yardım ulaştıran bir kurumu incitenler kervanına siz de katıldınız.
Aylardan beri Deniz Feneri adını, neredeyse gittiğiniz her ortamda, doğru bilgilere dayanmadan, özensiz ve hakaret içeren sözlerle andınız.
Derneğimiz herhangi bir siyasi parti ile muhatap olmak ve siyasallaşmak istemediğinden bugüne kadar size doğrudan cevap vermedik. Ancak siz meclis grubunuzdaki son konuşmanızla bizi bu açıklamayı yapmak zorunda bıraktınız.
Almanya’daki Deniz Feneri e.V’nin ayrı bir tüzel kişilik olduğunu defalarca internet sitemizde duyurduk, basına bildirdik, radyo, televizyon ve gazete röportajlarında ifade ettik. Türkiye’deki Deniz Feneri Derneği’nin ayrı bir kuruluş olduğunu bilmediğinizi düşünemiyoruz.
Derneğimiz hakkında açılmış bir dava yoktur. Bizimle ilgili verilmiş bir hüküm yoktur.
Almanya’daki Deniz Feneri e.V davası devam ederken bize yönelik bir suçlama da olmamıştır. Sadece söz konusu kuruluşun derneğimize banka havalesi yoluyla 7 milyon Euro bağış yaptığı dile getirilmiştir.
Biz de Almanya’daki hukuki süreç başladığı günden itibaren oradan derneğimize -tamamı banka üzerinden olmak üzere- belirtilen miktarda bağışın geldiğini kamuoyu ile paylaştık.
“Hakkında kesinleşmiş bir hüküm bulunmayan kişi ve kurumların suçlanamayacağı” genel hukuk ilkesini, -bir hukukçu olarak- siz de bilirsiniz.
Derneğimizden bahsederken, “sahtekârlar” diye tanımlamanızı gerektirecek hangi bilgilere sahipsiniz? Hakkımızda verilmiş bir hüküm var da biz mi haberdar değiliz?
Biz 10 yıldan beri yetimlerin, dulların, yaşlı ve çaresiz vatandaşlarımızın hamiliğini yapmaya çalışıyoruz. Onlar için neler yaptığımızı yedi düvel bilir. Hatta seçmenlerinizin arasında da derneğimizden destek almış yurttaşlarımız mutlaka vardır. Küçük bir araştırma ile bu bilgileri siz de edinebilirsiniz.
Deniz Feneri Derneği’ne sağlanmış özel bir vergi muafiyeti yoktur. Derneğimizle mukayese ettiğiniz diğer dernek ve vakıfların ödediği bütün vergileri Deniz Feneri Derneği de ödemektedir. Derneğimiz, aynı statüde bulunan diğer dernek ve vakıfların tabi olduğu kanunlar ve yönetmeliklere göre faaliyet göstermektedir.
Danışmanlarınızın “Gıda Bankacılığı” konusunu araştırıp size sunmasında yarar görüyoruz. Bu uygulama Deniz Feneri için bir ayrıcalık değildir. Herhangi bir dernek ya da vakfın yararlanabileceği, yoksullar lehine yapılmış bir düzenlemedir. Mehmetçik Vakfı ve yardım amaçlı tüm sivil toplum örgütleri de tüzüklerinde/senetlerinde “ihtiyaç sahiplerine gıda yardımı yapar” ibaresi bulunmak kaydıyla “gıda bankacılığı” uygulamasının içinde yer alabilir.
Deniz Feneri Derneği olarak geride bıraktığımız 10 hizmet yılında yüz binlerce aileye destek verdik, umut olduk. Yardım yaparken din, dil, ırk, etnik özellik farklılıklarını asla dikkate almadık. Yardım yaparken sadece “ihtiyaç sahibi olma” kriterini gözettik.
Derneğimiz 10 yıldan bu yana sağlam bir kayıt düzeni, izlenebilirlik ve şeffaflık esasına göre çalışmaktadır. Bugüne kadar gerek resmi mercilerin, gerekse bağımsız kuruluşların yapmış olduğu denetimlerde herhangi bir usulsüzlük ya da uygunsuzluk tespit edilmemiştir.
Deniz Feneri Derneği milletimizin iftihar vesilesidir. Milyonlarca hayırsever, iyiliklerinin ihtiyaç sahiplerine ulaştırılmasında derneğimizi bir iyilik köprüsü olarak tercih etmektedir. Derneğimiz dünyanın dört bir yanında bayrağımızı onurla taşımış, Türkiye’nin itibarının yükselmesinde ciddi katkıları olmuştur.
Deniz Feneri ile birlikte Türk Kızılayı ve diğer yardım kuruluşlarımızın özellikle 2005 yılından itibaren yurt dışında yaptıkları yardım çalışmaları, ülkemizi “yardım alan” ülke olarak görünmekten çıkarıp, “yardım yapan ülkeler” grubuna taşımıştır.
Sayın Baykal,
Özellikle Eylül 2008 tarihinden sonraki gezi, toplantı, basın açıklaması ve demeç gibi çeşitli çalışmalarınızda, siyasi muhataplarınızla yürüttüğünüz mücadelede derneğimizin adını yolsuzluklarla beraber telaffuz ettiğinizi görmekteyiz.
Ana muhalefet lideri olarak elbette ülkemizin her türlü sorunu hakkında görüşünüz sorulacak siz de fikirlerinizi kamuoyumuzla paylaşacaksınız. Ancak derneğimizle ilgili yaptığınız yorumlarda ciddi yanlış ve eksikler olduğunu –sizin adınıza üzüntü ile- ifade etmek durumundayız.
Derneğimiz, sayıları 500’ü bulan “kamu yararına çalışan” kuruluşlardan biridir.
Ak Parti ile Derneğimiz arasında özel bir yakınlık iddia ediyor ve hükümet tarafından özel olarak korunduğumuzu dile getiriyorsunuz. Derneğimizin siyasi bir yönü asla yoktur. Yardım yaparken hiçbir ailenin siyasi yönünü merak etmeyiz, araştırmayız, dolayısıyla bilmeyiz.
Ayrıca bağışçılarımız da tam bir Türkiye profili oluşturmaktadır.
Önceki hükümetler döneminde de göz kamaştırıcı, başarılı çok sayıda projeye imza atan derneğimiz geniş kitlelerin gönlünde taht kurmayı başarmıştır. Siyasi yönümüz bulunmadığı için bütün hükümetlerin ilgili bakanlıkları ve kamu kurumları ile doğru ve sağlıklı iletişim kurduk, takdir aldık.
Deniz Feneri hakkında TBMM çatısı altında kullandığınız “sahtekârlar” nitelemesi bütün Deniz Feneri ailesini derinden yaralamıştır. Bu suçlamayı hak edecek her hangi bir şey yapmadık.
Türkiye Cumhuriyeti ile yaşıt ve Atatürk’ün kurduğu bir partinin genel başkanı sıfatınızla birlikte, ana muhalefet partisi lideri ve bir hukukçu olarak şahsınızın ve parti yetkililerinizin, Türkiye Deniz Feneri Derneği hakkında yürüttüğünüz kampanyadan, hakaret içeren sözlerden, ağır ithamlardan dönmenizi, iyilik ve yardımlaşma hususlarında halkımızın gönlünde oluşan ağır tahribatı telafi edecek insaflı, adil ve doğru beyanlarınızı bekliyoruz.
Biz sivil ve sadece “insani yardım”a odaklanmış bir yardım kuruluşuyuz.
Biz, güçsüz vatandaşlarımızın, öksüz yavrularımızın, dul analarımızın dualarının gücüyle 10 yıldır sürdürdüğümüz şerefli hizmete devam edeceğiz. Yardımlarının azalmasına, hatta tamamen kesilmesine sebep olduğunuz gönlü kırık insanların kötü dileklerinin kapsama alanına girmenizden endişe ederiz.
Siz ve partiniz kendinize siyasi rakipler bulmalısınız. Siyasi mücadelenizi, siyaset dışı kuruluşlar üzerinden değil, doğrudan siyasi rakiplerinizle sürdürmelisiniz.
Altı aydan beri mahallenin yetimine sille atmakta, hatanızı görüp dönmek yerine yanlışta ısrar etmektesiniz. Bunun büyük bir hata olduğunu yoksul ve mağdur insanlarımız adına önemle hatırlatırız.
Saygılarımızla.
Deniz Feneri Derneği Yönetim Kurulu
yazık çok yazık…
———————————————————————————————–
Dosya bize gelene kadar Fener’in delilleri karardı!
Deniz Feneri e.V davasının dosyası 169 gün sonra Türkiye’ye geldi
VATAN HABER MERKEZİ
Ancak bu sürede şirketlerin içinin boşaltılıp bağış parasıyla alınan geminin satılması dellilerin karartıldığı endişesini doğurdu
Frankfurt Main Savcılığı tarafından Deniz Feneri e.V hakkında açılan davada, Almanya’da yardım adı altında toplanan paranın, amaç dışı kullanıldığı, Türkiye’deki Deniz Feneri Derneği ile Kanal 7’nin de bulunduğu çeşitli firma ve kişilere aktarıldığı iddia ediliyordu. Savcılık toplanan 41 milyon euro’nun 18 milyonunun kuryeler aracılığıyla Türkiye’ye yollandığını da ileri sürdü. 17 Eylül 2008’de sonuçlanan davanın dosyası henüz Ankara’ya ulaştı. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, 3000 sayfalık belgeden oluşan Deniz Feneri dosyasının Almanca’dan çevirisinin tamamlanmasının ardından davaya ilişkin somut adımların atacak ve iddiaları araştıracak. Ancak şimdi de delillerin akıbeti tartışma konusu oldu. VATAN, dağıtılmayan yardımlardan sahte vekaletname düzenlenmesine kadar bir çok delili ortaya çıkarmıştı. Şimdi merak edilen bu delillerin ortadan kaybolup kaybolmadığı. İşte 6 ay içinde Türkiye’de yaşanan ve soruşturmayı etkileyecek operasyonlar:
Kanal 7 küçültüldü
Kanal 7’nin sahibi olan Yeni Dünya A.Ş., geçen yılın ortasında ilginç bir operasyona tabi tutuldu. Ağustos 2008’de 14.6 milyon TL’lik sermayesini sürpriz biçimde ’400 bin TL’ye indirildi. Aynı gün şirket bölünerek bir kısmı Hayat Görsel Yayıncılık A.Ş.’ye devredildi. Hayat Görsel Yayıncılık A.Ş.,’nin Yönetim Kurulu’nda da kurulu da tıpkı bir önceki şirket gibi Karaman, Çelik ve Karahan’dan oluşuyor (Hayat A.Ş. ise isim değiştirmiş bir şirket. İlk adı Yeni Pasifik İnşaat Sanayi ve Ticaret A.Ş. Eski ortakları da RTÜK Başkanı Zahid Akman ve Deniz Feneri Ankara Temsilcisi Mevlüt Koca). Zekeriya Karaman, Zaman’da yayınlanan röportajda, “Kanal 7’nin mevcut şirketi bölünerek başka bir şirketle birleşiyor. Yani mevcut mal varlığının önemli bir kısmını biz başka bir şirkete aktarıyoruz. Hayat Görsel A.Ş.ye yayın çalışmalarımızı o şirket üzerinde devam ettireceğiz. O şirkette başka ortaklarımız da var” demişti
Online bağlantı vardı
İddianamede, Deniz Feneri e.V’nin gayri resmi muhasebesinin Kanal 7 ile bağlantılı olduğu ileri sürüldü. Muhasebeci Firdevsi Ermiş, “Kayıtlar, Almanya Deniz Feneri’nin bilgisayarında yok. 2005 sonlarından bu yana Türkiye’de Kanal 7’de bulunan bir server’da kaydedilmiş. Ancak online yoluyla ulaşılabiliyor” demişti. Bu ifade yaklaşık bir yıl önce alındı. Ancak Türkiye’deki soruşturma hızlı yürümediği için bu olayla ilgili ayrıntılı bilgilere ulaşmak neredeyse imkansız hale geldi. Bu tür donanımların istendiğinde değiştirilebildiği ve yok edilebildiği biliniyor.
3’üncü katın sırrı
Alman makamlarına göre, Türkiye’ye gelen paraların teslim edildiği yer olarak Defterdar Mahallesi Ortaklar Caddesi No:60 Eyüp’tü.. Sanık Mustafa Taşkan bu konuda “2004 yılı Kasım ayında Türkiye’ye gittiğimde Zekeriya Karaman’a 200 bin Euro götürdüm. Kendisine bu parayı, İstanbul’da, bürosunun bulunduğu Kanal 7’nin de aynı yerde olduğu, 3. katta verdim. Parayı verdiğimde yanımızda kimse yoktu. Parayı, beyaz renkli bir zarfın içinde eline verdim” demişti. İddianamede sanık Firdevsi Ermiş bavul dolusu makbuzu yine 3. kattan aldığını itiraf ediyor: “Yardım alındı makbuzları Türkiye’de düzenlendi. Bizzat kendim bir bavul dolusu ” Alındı Makbuzu “ nu Almanya’ya getirdim. Hepsinde tarih ve meblağ yerleri boş bırakılmıştı. Bunları İstanbul’da Kanal 7’nin binasında, 3. katta Harun Kapıyoldaş’tan teslim aldım.” Burada aylar sonra yapılacak incelemenin ne kadar sağlıklı sonuç vereceği merakla bekleniyor.
Gemi acilen satıldı
İddianameye göre, Letonya’dan 1 milyon 114 bin 285 euro’ya alınan “Baltic Kristina” adlı gemi için ödemeler Deniz Feneri e.V.’nin parasıyla yapıldı. Mehmet Gürhan’ın talimatıyla Türkiye’deki Haliç Deniz’den de para gönderilmiş gibi gösteriliyor. Şirkette arka arkaya iki hisse operasyonu yapıldı ve 15 ay içinde şirket iki kez el değiştirdi. Önce Ventouris adlı Yunan şirketine satıldı. Adı da “Badis” olarak değiştirildi. 2007 Aralık ayında tekrar el değiştirerek ’Rigel’adını aldı. Bu kez gemiyi satın alan firma Saphir Marine adlı bir başka Yunan şirketiydi.
Şirketin içi boşaltıldı
Mehmet Gürhan Almanya’da tutuklanınca İstanbul 10.Noterliğinden sahte bir genel vekaletname çıkarttı ve Türkiye’deki tüm şirketlerindeki hisselerinin satılması için Kanal 7 Yöneticisi Zekeriya Karaman’ı yetkili kıldı. VATAN bu olayı ortaya çıkardı, Noter sanık oldu. Ancak bu şekilde çok sayıda şirketin içi boşaltıldı.
BAKAN ŞAHİN: Yargı organları gereğini yapacak
Dün Alman Adalet Bakanı Brigitte Zypries ile Ortaköy’deki Four Seasons Otel’de bir araya gelen Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin, basına kapalı gerçekleşen 3 saatlik görüşme sonrası “Dosya bu akşam (dün) saatlerinde bir kurye ile Dışişleri Bakanlığı’na gelir. Yarın (bugün) sabah Adalet Bakanlığı olarak biz alır büyük bir ihtimalle Ankara Başsavcılığı’na dosyayı intikal ettiririz” dedi. Şahin, davasya ilişkin şu açıklamayı da yaptı: “Ucu kime dokunursa dokunsun, eğer bir suç işlenmişse, bu suçun işlendiğine dair bilgiler, belgeler varsa yargı organlarımız gerekeni yapacaktır. Bu bir yargı sürecidir. Ben böylesine bir yargı sürecinin siyasi polemik konusu yapılmasından, ‘Bu seçim Deniz Feneri seçimi olacaktır’ denmesinden rahatsızım. En azından bir hukukçu olarak rahatsızım.”
“DENİZ FENERİ” DOSYASI 169 GÜN SONRA TÜRKİYE’DE
Nisan 2007: Almanya’da Deniz Feneri e.V’ye yönelik ilk baskınlar yapıldı. 1 yıl içinde sorşturmalar tamamlanıp iddaname yazıldı.
17 Eylül 2008: Almanya’daki Deniz Feneri e.V davası sonuçlandı.
8 Eylül 2008: Türkiye, aylardır tartıştığı Almanya’daki Deniz Feneri yolsuzluğu ile ilgili soruşturma açılması için 8 Eylül’de İşçi Partisi tarafından suç duyurusunda bulunulmasını bekledi.
19 Eylül 2008: Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Deniz Feneri soruşturmasını yürütmekle Basın Savcısı Nadi Türkaslan’ı görevlendirdi. Ankara Başsavcısı Hüseyin Boyrazoğlu, 22 Eylül’de yaptığı açıklamada, soruşturmanın rutin olduğunu, gerekirse Almanya’dan dosyanın istenebileceğini açıkladı. Bakan Şahin ise böyle bir başvuruyu hemen işleme koyacaklarını söyledi.
24 Eylül 2008: Başsavcı Boyrazoğlu, 24 Eylül’de yaptığı açıklamada Almanya’dan dosya geldikten sonra soruşturmanın Ankara’da devam edip etmeyeceğine karar vereceklerini söyleyerek, soruşturmanın uzayabileceği işareti verdi.
26 Eylül 2008: Başsavcılığın beklenen başvurusu 26 Eylül’de geldi. Başsavcılık, Adalet Bakanlığı’na bir yazı göndererek, soruşturma dosyası ve mahkeme kararının Almanya’dan istenmesini talep etti. Başvuru için Almanca bir dosya hazırlandığı öğrenildi.
6 Ekim 2008: Adalet Bakanı Şahin, 6 Ekim’de, Ankara Başsavcılığı’nın talebi doğrultusunda Almanya’daki Deniz Feneri davasının dosyası ve mahkeme kararının istenmesi için Frankfurt Başkonsolosluğu’na yazının gönderildiğini açıkladı. Bu yazı resmi yazışmaların tabi olduğu usül gereği APS (Acele Posta Servisi) ile gönderildi.
16 Ekim 2008: Şahin, Türkiye’nin dosya talebine ilişkin evrakın, 16 Ekim’de Alman makamlarına ulaştığını açıkladı.
21 Ekim 2008: Kamuoyunun baskısı nedeniyle Adalet Bakanlığı, 21 Ekim’de “süreci hızlandırmak” için Dışişleri Bakanlığı ile Frankfurt Başkonsolosluğu’na faks gönderdi.
23 Şubat 2009: Buna rağmen dosya Savcılığa suç duyurusunda bulunulmasından ancak 169 gün sonra Dışişleri Bakanlığı’na gönderildi.
———————————————————————————————–
VAKİT’den pes dedirten manşet!
VAKİT gazetesi, Deniz Feneri davasıyla ilgili bakın nasıl bir iddiada bulundu.
Vakit Gazetesi bugünkü manşetinde öyle bir iddiada bulundu ki bu kadarına da pes dedirtti.
DENİZ FENERİ ERGENEKON İCADI
Almanya’daki Deniz Feneri e.V davasına ilişkin dosya, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na ulaştı. Adalet Bakanlığı’nca görevlendirilen iki kurye, dün saat 09.45′te, Almanya’dan gelen dava dosyasını Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na getirdi.
Dosyasının Dışişleri Bakanlığı’na ulaştığı saatlerde Vakit’e açıklamalarda bulunan AK Parti’nin hukukçu Milletvekili Hüsnü Tuna, Deniz Feneri olayını icad edenlerin Ergenekon sanıkları ve yandaşları olduğunu iddia etti. Vakit bu iddiayı ‘Deniz Fener’i ETÖ icadı’ başlığıyla manşetine taşıdı.
Garip Haller Vol.3
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Hani bazı zamanlar vardır ya,
İnsanın içi acır, midesi büzülür.
İşte o haldeyim.
Üzerime yığılan bu haber furyasında
Sıyrılmak istediklerim
Sen benim her gece efkarım…
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Sen benim her gece efkarım,
Gözümdeki yaşım
Sigara dumanım,
Sen benim damardaki kanım,
Anlımdaki yazım
Şanlı Beşiktaşım..
Kalbimin en orta yerinde
Büyük bir yangın var alevler içinde,
Beşiktaş sana yemin olsun
Bitmeyecek sevdan
Mezarımda bile.
Beni benden alır
Siyah Beyaz renklerin
Sen benim kalp atışımsın.
Sen bana babamdan kalan miras değil,
Oğluma olan borcumsun.
Her maçına gittiğimde
O formayı gördüğümde,
Hayallerim umudumsun.
Cebimdeki son bilet param,
Belki de son sigaram
Sen benim büyük tutkumsun…
Sen benim her gece efkarım,
Gözümdeki yaşım
Sigara dumanım,
Sen benim damardaki kanım,
Anlımdaki yazım
Şanlı Beşiktaşım.
Kalbimin en orta yerinde
Büyük bir yangın var alevler içinde,
Beşiktaş sana yemin olsun
Bitmeyecek sevdan
Mezarımda bile…
Beste: Beşiktaş taraftarı.
Bu müthiş besteyi seslendiren Hakan kardeşime sonsuz teşekkürler…
Davos MARŞI
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
geldim para mı verdiniz
bir de beni gerdiniz
nedir sizin derdiniz
daha gelmem davosa
moderator akıllı ol
bana yapma elle kol
sağ gösterdim vurdum sol
daha gelmem davosa
hava zaten soğuktu
salon tümden boğuktu
moderatör bozuktu
daha gelmem davosa
zamanımı çaldılar
beni benden aldılar
salatalık gibi kaldılar
daha gelmem davosa
perez bana bağırdı
cinlerimi çağırdı
sözlerim çok ağırdı
daha gelmem davosa
kaşındılar kaşıdım
perez değil yaşıdım
nerde hava taşıtım
daha gelmem davosa
adamı böyle yaparım
çenenizi kaparım
gece rahat yatarım
daha gelmem davosa
gelip de ne yapacam
bakteri mi kapacam
öpsün perezi amcam
daha gelmem davosa
van minütü anlamaz
hepisi de beynamaz
bunlar beni bağlamaz
daha gelmem davosa
Aşık Tayyibî
Alıntıdır…
))
YALNIZLIK OKULU dedi ki…
karımın göz yaşlarına
hamdolsun soktuğum kazıklara
yerel seçim için attığım taklalara
daha gelmem davosa
Hamasın sözcüsüyüm
van minutün öncüsüyüm
ılımlı islamın gözcüsüyüm
daha gelmem davosa
Metrolar sabaha kadar olsun
Oylar benim olsun
Gülen cumhur olsun
daha gelmem davosa
Bugünü Yaşama Arzu’su dedi ki…
Davosta bağırdım ama
Türkiye’de susarım karanlığa, yoksulluğa
Ayaklar gelirse başa
O zaman istesem de gelemem Davos’a
Cimbakuka dedi ki…
hamdolsun teğet geçti
kriz dediğin nedir ki
Halk’ımı deldi gitti
daha gelmem davosa
sofi dedi ki…
elimin ayarı yoktur
dilimin telaffuzu boktur
balık hafızalı halkım nasılsa bunuda unutur
daha gelmem davosa ..
NOT. herkes bir 4′lük kendi yaratsın ve yorumlara yazsın, burada yayınlayalım. haydiyin gösterin yaratıcılığınızı
)
The Europen Blogger Awards :))
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Blog alem’inde bugünlerde dönen i love blogger ödülleri sahiplerini birer birer bulmaya devam ediyor
Maya‘nın toplu ödülünden sonra, bireysel bazda önce Evren (yeni gördüm gerçekten) ve kırmızılı‘dan almam beni oldukça gururlandırdı.
Şimdi de yapmam gereken bu ödülü 7 kişi’ye teslim etmek. Bakıldığı zaman blog’umu izleyen herkes benim için elbette değerli, ama madem kural var,
Öyleyse;
And the winner is;
YALNIZLIK OKULU: Canım kardeşim, dostum, kelimeler ile çok fazla birşey anlatmama gerek yok varlığın bu ödül için yeter de artar.
beenmaya: her daim yanımda olan erkek taraf’ının tek savunucusu bir ödülde sana gelsin…
efsa: blog’umu takip ettiğin ve yorumlarını esirgemediğin için teşekkürler.
perikizi: seni ırmantik insan seni, al bakalım ödülünü
NoSTATIC: canım benim forza handbang
))
Bekriya: her ne kadar buram buram feminizm yandaş’ı olsanda yazılarını okumak keyif veriyor,
bunun dışında blog’umun belkide en iyi takipçilerinden olmanda beni mutlu ediyor teşekkürler.
ve Bugünü Yaşama Arzu’su : okurken en keyif aldığım bloglardan bir tanesi de bu, aynı çizgide devam, ödül senindir
)
Yukarıda ki isimler dışında srqluciddreaming, Zeugma, Üfürükten Prenses, tekintutku, DOSTYUZ, Piltik’anım, Defne, angie, LoLLa, Sinirli Prenses, papagangibi, umidim, içimden geldiği gibi ~~~, carameLia, Maryjade, кıямızıℓı, Esra Çakan, Noni, Ferhanca, kelebenk, Htc, Arzu Breda, jasmeen, tinimini hanım, Parpali, rain and me, Evren, Kediye Kafa Atan Psikopat Fare, Portakalmavisi, Siminya, Elif..den, Sena, t.u.b.a ve Tüli
Sizlerde benim için bir ödülsünüz, teşekkürler…
Bunları biliyor muydunuz?
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
-Zürafalar yüzemez.
-Yılanlar duyamaz.
-Karıncalar uyuyamaz.
-Kirpiler suda batmaz.
-Kutup ayıları solaktır.
-Sineklerin 5 tane gözü vardır.
-Zürafanın ses telleri yoktur.
-Yunuslar bir gözlü açık uyurlar.
-Develerin 3 tane kaşı vardır.
-Bir sineğin hızı saatte 8 km.dir.
-Zürafanın dili 35 cm. kadardır.
-Istakozların kanı mavi renktedir.
-Kelebekler ayaklarıyla tat alırlar.
-Fil zıplayamayan tek memelidir.
-Sığırların 4 tane midesi vardır.
-Kangurular geri-geri yürüyemezler.
-Kediler şeker tadını ayırt edemezler.
-Atlar 1 ay kadar ayakta kalabilirler.
-Fare, bir deveden bile daha uzun süre susuz kalabilir.
-Timsahlar dilini dışarı çıkaramazlar.
-Zebralar beyaz üzerine siyah çizgilidir.
-Baykuş mavi rengi görebilen tek kuştur.
-2600 kadar kurbağa cinsi var.
-Yetişkin bir ayı at kadar hızlı koşabilir.
-Sadece domuzlar güneşten yanabilir.
-Deniz kobrası dünyanın en zehirli yılanıdır.
-Bir karıncanın koku alma yeteneği en az bir köpeğinki kadar gelişmiştir.
-Hayvanların en büyüğü mavi balinadır. (uzunluğu 33 m., ağırlığı 190 t.)
-Sadece dişi sivrisinekler ısırır.
-Bir devekuşunun gözü beyninden büyüktür.
-Deve deniz suyu içebileceği gibi bir defada 250 litre su da içebilir.
-Bir insanın su ve yemek olmadan yaşayabildiği en uzun süre 18 gündür.
-Karınca kendi ağırlığının 50 katını taşıyabilir.
-Çekirgenin kulağı dizindedir
-Yeryüzünün en sıcak yeri Afrika’da El-Ezize bölgesidir. (Gölgede 58 derece)
-Yeryüzünün en soğuk yeri Antarktika’da Vostok (Rusya) bölgesidir. (- 88.3 derece)
-Uzaya ilk defa 12.04.1961 tarihinde Yuri Gagarin uçtu.
-İlk defa aya 21.07.1969 tarihinde Neil Armstrong ayak bastı.
-Eski Roma’da şişeden hazırlanmış kaplar altın ve gümüşden daha değerli sayılırlardı.
-Dünyada en eski üniversitesi 989 yılındaki Mısır’ın El-Ezher üniversitesidir.
-Dünyanın en genç üniversite öğrencisi 11,5 yaşındaki Ganesh Sittampalam’dır.
-İlk yeraltı tünel 1 km. uzunluğunda olmuş ve bundan 4 bin yıl önce Irak’ta Fırat nehrinin altından geçmişdir.
-Paraguay dünyanın en yağışlı bölgesidir. Bölgede yağmur neredeyse ara vermez.
-Dünyada 2000 e yakın halk ve 3000 e yakın dil var.
-Tarih boyu yapılmış savaşların en uzunu İngiltere ile Fransa arasında olmuştur. Bu savaş 115 sene(1338-1453) sürmüştür.
-İnsanın saçında 102 bine yakın, derisinde ise 20 bine yakın kıl olur. Kıllar her gün 0.35-0.40 mm. uzar.
-İngiltereli Thomas Korne 207 sene yaşamıştır.
-Dünyanın en uzun ömürlü insanı Çin’de 253 sene yaşamıştır. (1680-1933)
-Güneş dünyadan 330,330 kat daha büyüktür.
-Bir köstebek sadece bir gecede 90 m. tünel kazabilir.
- Bir hamam böceği kafası koptuktan sonra açlıktan ölmeden 9 gün yasayabilir.
-Eski Mısırlılar taştan yapılmış yastıklarda uyurlardı.
-Bir hipopotam ağzını açarsa 120 cm boyunda bir insan onun içine rahatça sığabilir.
-Boğalar renk körüdür, bundan dolayı matadorun elindeki beze saldırırlar; rengi ne olursa olsun.
-Ortalama bir buzdağı 20,000,000 ton gelir.
-Zehirli oklu kurbağada 2,200 insanı öldürebilecek kadar zehir bulunur.
-İnsan vücudundaki en güçlü kas dildir.
-Hapşırdığımız zaman kalbimizde dahil olmak üzere bütün vücut fonksiyonlarımız bir an için durur.
-Gözleri açık tutarak hapşırmak imkansızdır.
-Kadınlar erkeklere oranla iki kat daha fazla göz kırparlar.
-Penguen yüzebilen ama uçamayan tek kuştur.
-Fareler Kusamaz.
-Sadece insanlar ve yunuslar zevk için cinsel ilişkide bulunurlar.
-İnsan elinde, en yavaş uzayan tırnak baş parmakta,en hızlı uzayan tırnak ise orta parmaktadır.
-İnsanlar beyinlerinin %10′nu kullanırlar.
-Bir insan yedi dakika içerisinde uykuya dalar.
-Sıcak su soğuk sudan daha ağırdır.
-Sarışınların esmerlere göre daha fazla sacı vardır.
-Soğan doğrarken sakız çiğnemek göz yaşarmasını önler.
Hey maşallah…
Güle Güle Hüsnü Amca…
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş

Bir dev’i daha kaybetmen’in burukluğu ile geçiriyoruz günü. Yeni nesil o’nu Avrupa Yakası ile tanıdı, bildi. Gerçi çok da normal, o kadar içten o kadar sıcaktı ki, hepimizin babası oldu, öğütleri belki hepimiz için tatlı ve hoş anılar bıraktı.
Ama birde o’nun Hüsnü Kuruntu’luğu vardı geri planda kalan, bazen cümleler arasında da bolca kullanırız amma Hüsnü Kuruntu’sun diye.
Türk tiyatro’su belki de en büyük insanlarından birini kaybetti dün, Avrupa Yakası’nda oynama sebebi, tiyatrosunun yıkılmaması, ayakta durması ve gençlere tiyatro aşkını aşılamak istemesinden başka birşey değildi.
Bu yoğun tempo içinde yine de ne olursa olsun, kendi sahnesinde can verdi.
Güle Güle Hüsnü Amca, güle güle Gazanfer Özcan, ad’ın anıldığı sürece bilki tiyatrolar bu ülkede var olacak…
Geliyor düğün alayı, bloggerlar çeksin halayı…
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Çok sevgili blogger arkadaşlarım benim için bir düğün organize etmişler ve kendileri bana yalvararak, ne olur canım arkadaşım sen suya sabuna dokunma, biz senin herşeyini karşılayacağız, sen yeter ki kimden ne istediğini belirle bize yeter , en kral düğünü yapacağız sana dediler.
Hepsi şimdiden eğlence moduna girdiler bile, halay başı olanlar, masalara çıkanlar, davul zurna çalanlar neler neler yokki.
Bende bu güzel insanların isteklerini kıramadım ve liste çıkardım.
Bu kadar sevildiğimi inanın bilmiyordum iyiki varsınız…
Madem öyle siz düğün meraklılarına;
Eşref Bey: Bütün düğün masrafları, ayarlanacak içki, kişilerin taşınması, nakliyesi ve evine bırakılması sana ait.
Erdem Bey: Kız tarafına takılacak bilimum altın, 5′i bir yerde, takı kolye ve ne kadar altın cinsi varsa bütün masrafları sana ait.
Maya; madem erkek tarafısın, kız tarafının en bilimum ayakkabı kıyafet, incik boncuk, çeyizlik gibi bütün ıvır zıvırlar’ının masrafı sana ait.
Evren: bugün olsa razıyımdan yol’a çıkarak bu 2 genç’in kalabileceği ev tarafından tahsis edilecek ve bloggerlar önünde kurdaleyla kesilerek tarafımıza devredilecek bu görev senin.
efsa hanım: ev’in içine alınacak bütün elektronik eşya ve beyaz eşyaların bütün hepsi’nin masrafı sana ait, tarafımıza hibe edeceksin.
Arzu: Yemek odası, yatak odası, perde cart curtlar hepsi senin, yüzümü kara çıkarmayacağını biliyorum.
Nostatic; Gelin için en güzel gelinliği seçip hediye edeceğini biliyordum sağol canım arkadaşım.
perikizi: Sende en çok ihtiyacımız olan araba kısmını bize tahsis edeceksin, anahtar teslim sıfır km, bir honda civic yada audi a3′e hayır demem. Valla gözlerimi doldurdun teşekkürler.
Bekriyacım; sende artık gelin’in yanında olarak, gelin başı makyajı gibi işlerde yardım edersin…
Ve geride kalanlar, artık bunlardan boş ne kaldıysa ne kaçırdıysam onları da tamamlayarak hediye etmeniz bizi gerçekten sevindirecektir.
Ee ne zaman peki düğün?
Dostlar Sofrası…
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Herşey sabahın ilk ışıklarıyla yalnızlık okulu (erdem beyler) ‘nun bir Murathan Mungan şiirinden bestelenmiş Müslüm Gürses şarkısını, sözleriyle birlikte muzurluk derecesinde yazılmış bir maille dostlara göndermesiyle başladı… Bu laf lar hani inceden inceye Eşref Bey’e de dokunmaktaydı;
“mahallenin afillisi
siyah meşinden ceketi
yara gibi gülümserdi
ah eşref ağbi!
rakıyı susuz içerdi
sebahat ablayı sevdi
ortalığı duman etti
ah eşref ağbi!
ikisi de sahipsizdi
kimse bilmez neden bitti
kavuşmadan kaderleri
bu aşk bitti”
Bu şiire ve şarkıya içerliyen Dostyüz(Eşref abi) s ben başkasının sözlerini kullanmam seni kendiözlerim ile döverim diyip…Erdem beylere güzel bir aba altından sopa gösterdi tüm yaratıcılığını kullananarak;
“Gözleri ömre bedel
hadi kalk gidelim der
boşuna uğraşmayın
o bildiğini eder
kurukafalıdır çantası
saçları dik, yoktur aynası
birde güzelken kafası
durduramasın ayyaşı
patronun oğlu var belalı
askerde zor vakit geçirmiş olmalı
gelir gelmez buldu sitres atmayı
erdemle pimpon oynadı “
Bu duruma bir dur demek gerektiğini düşünen ben olaya girişmek için hemen şair ceketimi giyip ikisine de güzel bir cevap verdim…
Şaşı’nın kördür gözü,
Eşref’in aktır saç’ı
hele sarhoş olunca,
halleri vah ne acı.
Eşref düşmüş bir derde,
Erdem varsa ne çare,
Sokaklarda gezerler,
Hep kol kola el ele.
Atıp atıp tutarlar,
İşkembeden sallarlar,
Ama yanyana gelince,
Memleketi satarlar
Şimdilik tarafların susmasıyla konunun kapandığını düşünüyorum ama her an ikisinden de bir şeyler çıkabilir…Ama bildiğim tek bir şey var bu dostluk bitmez…
Seviyorum hepinizi be
))
Fotoğraflar bir Kapadokya Hatırasıdır ;
Yalnızlık Okulu – Cimbakuka- Tuli – Dostyüz
Dostane atışmalar.
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Bu blog’un oluşmasında manevi olarak desteği olan Erdem ile çok sevdiğim Eşref abi’min bugün eski zamanlarda ki atışmalar gibi, birbirlerine nameler salladığına şait oldum.
Eh tabi boş duracak değiliz bu iki deli’yi susturmak gene bize düştü tabiki.
Bir dost’u hayatından silmek…
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Elbette geçmiş zamanda yaşananlar, paylaşılanların unutulması zor. Keyifli geçirilen günler, o’nun yalnız olduğu zamanlarda en çok desteğin senden gelmesi, psikoloji’sinin en bozuk olduğu anlarda ufak bir telefon’un bile yetmesi.
Hep ben, hep ben’ci olmamalı insanlar, karşındakinin değerini yokluğunda anlamalı, telefon etmiyorsa, aramıyorsa silmeden önce bir kere olsun “neden?” demeli, demiyorsa da koyver gitsin zaten.
Hayat’ımdan çok taze çıkan eski dost;
Sana kötü sözler demeyeceğim, karalamayacağımda seni, şöyle böyle’sin de demeyeceğim, çünkü önce kendime saygım var, sonra da ne olursa olsun sana.
Bu yüzden yolun açık olsun…
Ürünsel Mim.
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Sevgili perikızı vakt-i zamanında beni mimlemişti fakat bir türlü ilgilenip geri dönüş yapamamıştım. Mim’in konusuda anladığım kadarı ile tuhaf bir ürün tanıtıyorsun şu nesne benim çok işimi görüyor hakkını veriyim tanıtayım diyorsun.
Benim tanıtacağım üründe düşüneceğiniz üzere bir Beşiktaş’lı ve yıllarca maça giden biri olarak elbette aşağıda fotoğrafını gördüğünüz kombine kart’larım olacak
Bu güzel şaheserler sayesinde hem İnönü stadı’nın o eşsiz Kapalı tribününde maçlarımı izliyor , istediğim saatte stada giriyor, her maç bilet varmı parası ne kadar derdi kovalamadan(bkz: yarınki Trabzonspor maçı) huzurlu uyuyor ve ileride çocuklarıma da güzel bir miras bırakıyorum:)))
Benden de daha başka birşey beklenmezdi zaten.
Bu garip mim’i paslamayı düşünmüyorum desem kimse kızmaz heralde
Kombine KART-AL..
Kedi severler yardım!
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Eminim ki bu blog’da bir çok kedi besleyip de bana yardımcı olacak birileri vardır.
Soun Şu ki; yaklaşık 1 yaş’ına basmak üzere olan, aşıları tam dişi bir kedim var. Yalnız dün akıl almaz biçim de Mart ay’ı yaklaşıyor ondanmıdır nedir, bütün akşam ve gece garip garip konuşma şeklinde mırıldanamalar, kendini kasarak yürümeler ve sevmeye çalıştığınızda da yaptığı cilveler, o’nun çiftleştmek istediği’nin belirtisi gibi gözüktü.
Yalnız şu var, dışarı alışık olmadığından bu dönemde salmak pek aklıma yatmıyor, zaten oldukça korkak bir kedi, dün bir deneyeyim dedim, sanki çocuğumu sokağa atıyormuşum gibi oldum, korktu ve oraya buraya koşmaya başladı sonra da benden önce eve girdi.
Acaba bu işi veteriner kontrolünde mi yapmalıyım nasıl yapmalıyım, birşey yapmalımıyım veya ne yapmalıyım
Yardım please…
Ha diyeceksiniz madem bilmiyon neden kedi besliyon, ilk kez istemeden bir dişi kedi’m oldu kardeşim sağolsun yapacak birşey yok
Yazamadım bile…
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş

Eh be Cem abi, o haldeyim ki yazamadım bile. Oturup sohbet’ini arar oldum, üstünden çok geçti. Omzumdan tutup verdiğin vaatleri, kızışlarını bile özledim. Erken gittin be üstad, çok erken
Sana ait bir şiir hüzünlendirsin beni…
Dur! bırak kaynasın kahvenin suyu,
Bana İstanbul`u anlat nasıldı?
Bana boğazı anlat nasıldı?
Haziran titreyişlerle kaçak yağmurlar ardı
Yıkanmış, kurunurmuydu yine o yedi tepe
Ana şefkati gibi sıcak bir güneşle
İnsanlar gülüyordu de
Trende, vapurda, otobüste,
Yalanda olsa hoşuma gidiyor, söyle.
Hep kahır, hep kahır, hep kahır
Bıktım be…
Dur! bırak, kalsın, açma televizyonu
Bana istanbulu anlat nasıldı?
Şehirlerin şehrini anlat nasıldı?
Beyoğlu sırtlarından yasak gözlerimle bakıp
Köprüler, sarayburnu, minareler ve halice öv
Diyiverdin mi bir merhaba, gizlice
İnsanlar gülüyordu de
Trende, vapurda, otobüste
Yalanda olsa hoşuma gidiyor, söyle.
Hep kahır, hep kahır, hep kahır
Bıktım be…
Dur! bırak, kımıldama, kal biraz öylece n`olur
Kokun istanbul gibidir, gözlerin istanbul gecesi
Şimdi gel sarıl, sarıl bana kınalım
Gökkubbenin altında ordada beraber
Çok şükür diyerek yeniden başlamanın hayali
Hasretinin çölünde sanki bir pınar gibi
İnsanlar gülüyordu de
Trende, vapurda, otobüste
Yalanda olsa hoşuma gidiyor, söyle.
Hep kahır, hep kahır, hep kahır
Bıktım be…
Nazım Hikmet’in Atatürk’e Mektubu…
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş

Türk Ordusunu “isyana teşvik” ettiğim iddiasıyla “onbeşyıl ağır hapis”cezası giydim.Şimdi de Türk Donanmasını “isyana”teşvik etmekle töhmetlendiriliyorum.
Türk inkılabına ve senin adına and içerim ki suçsuzum
Askeri isyana teşvik etmedim.
Kör değilim ve senin yaptığın her ileri dev hamleyi anlayabilen bir kafam,yurdumu seven bir yüreğim var.
Askeri isyana teşvik etmedim.
Yurdumun ve senin karşında alnım açıktır.
Yüksek askeri makamlar,devlet ve adalet,küçük, bürokrat gizli rejim düşmanlarınca aldatılıyorlar.
Askeri isyana teşvik etmedim.
Deli,serseri,mürteci,satılmış,inkılap ve yurt haini değilim ki bunu bir an olsun düşünebileyim.
Askeri isyana teşvik etmedim.
Senin eserine ve sana,aziz olan Türk dilinin inanmış bir şairiyim.Sırtıma yüklenen ve yükletilebilecek
hapis yıllarını taşıyabilecek kadar sabırlı olabilirim.
Büyük işlerinin arasında seni bir Türk şairinin felaketi ile alakalandırmak istemezdim.
Bağışla beni.Seni bir an kendimle meşgul ettimse,alnıma vurulmak istenen bu “inkılap askerini isyana teşvik” damgasını ancak senin ellerinle silinebileceğine inandığımdandır.
Başvurabileceğim en inkılapçı baş sensin.
Kemalizm’den ve senden adalet istiyorum.
Türk inkılabına ve senin başına and içerim ki suçsuzum.
Nazım HİKMET
…………………………………………….
Nazım Hikmet bu mektubunu Dolmabahçe Sarayında yatan Atatürk’e postayla gönderebilmek için,annesinin ya da Piraye’nin gelmesini bekliyordu ki, 17 ağustos 1938 günüHaluk Şahsuvaroğlu, ona İstanbul’a gideceğini,kitap falan istiyorsa getirebileceğini,postaya atılacak mektubu varsa atabileceğini söylemiş.Nazım Hikmet kendisini Erkin gemisinde kapatıldığı ayakyolundan kurtaran güverteye çıkıp hava almasını sağlayan Piraye’nin ailesi Altunizadeler’e komşu bir ailenin çocuğu olan bu genç subay’ın insanlığına güven duyuyordu.Atatürk’e yazdığı mektubu postaya atıp atamayacağını sordu.Olumlu yanıt alınca içini okuyabilmesi için kapatmadığı zarfı ona verdi.
Haluk Şahsuvaroğlu tarihsel değeri olduğuna inandığı bu mektubu,bir kopyasını çıkardıktan sonra postaya attı. General Ali Fuat Cebesoy’un(Nazım Hikmet’in dayısı) verdiği bilgiye göre, mektup,Dolmabahçe Sarayına gelmiş.Özel kalem de kayda geçmiş,Atatürk’ün yanına girip çıkabilenlerden İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’ya teslim edilmiş,ama hiçbir uygun zaman bulunarak Atatürk’e okunamamıştır. General Ali Fuat Cebesoy ne zaman Atatürk’ün yanına yaklaşmak istemişse, Şükrü Kaya onu “-şimdi vakti değil”,”-bugün uygun olmaz”,”hastalığı ağırlaştı”gibi sözlerle engellemiş. mektup adresine hiç ulaşamamıştır…!
İyiki doğdun Mavi Gözlü Dev’im..
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Senin şiirlerinle büyüdük biz üstad, senin hikayenle…
Hep memleket hasretiyle yaşarttın gözlerimizi, o nasıl bir sevgiydi… Yaşarken, kendi ülkenden sürgün yemek nasıl birşeydi… Birşeye aşık olup da, uzaktan böylesine deli gibi tutkulu olmayı öğrendik senden, sevmeyi öğrendik…
Sol tarafımız sensiz biraz daha acıyor bu aralar, kemiklerini sızlatmaya çalışıyorlar aldırma, uzakta olsanda seni hep yüreğimizle seveceğiz üstad…
İyiki doğdun Selanik’lim, iyi doğdun Mavi Gözlü Dev’im…
Nazım Hikmet RAN
15 Ocak 1902 – ………
“Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet.
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.”
Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne, kapkara haykıran puntolarla,
bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson’un
66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında, Amerikan amirali
Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira.
“Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.”
Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt
hainiyim, ben vatan hainiyim.
Vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,
vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa,
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
ben vatan hainiyim.
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla :
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ…
NAZIM HİKMET RAN
Bir Başkadır tüketici şikayetleri :)
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş

Bugün etrafı kolaçan edip, maillere gazetelere bakarken, mail kutuma düşen e-postalardan birisi benim acayip hoşuma gitti.
Malumunuz hepimiz bir yerlerden eşyalar alıyoruz ve mutlaka bir zaman dilimi sonra onlarda hata çıkıyor ve gerizekalı teknik servis elemanlarıyla anamız babamız ile görüşmediğimiz kadar çok görüşmeye başlıyoruz.
Bu hikayede de, yine böyle bir vatandaş’ın aldığı bir üründen dolayı, ilgili firmaya attığı şikayet mail’i var. Sanırım hepimizin hislerine tercüman olmuş
))
Bakalım neymiş o mail?
Vatandaş yazmış;
Vestel onyx flat 82 ekran 16:9 100 hz pip marka televizyonu 5 sene önce 2.100 ytl vererek satın aldım. bu süreç (1 yıl önce) içerisinde ilk önce konjektörü bozuldu. sebep olarak stand by konumunda bıraktığınız için bozuldu dediler. 260 ytl ücret aldıktan sonra tamir ettiler. ya sabır olur böyle şeyler dedim sineye çektim. bu arızanın üzerinden 1 yıl geçti. bu kez renkler gitmeye başladı. servis çağırdım. renk tüpü bitmiş 600 ytl dediler. bu durum, yenisi 1000 ytl civarı olan bir televizyonun, tüpü 600 ytl olunca çöpe at yenisini al demek. 82 yılında amcamın almanya’dan getiridiği itt schaub lorenz marka televizyon hala takır takır çalışırken vestel üretimi 2.100 ytl’lik televizyon çöp oluyor. avukat olsam sizinle uğraşırım. ama ben bu dünya da olmasa da öbür dünyada kesin çözüm yaratan başka bir yol seçiyorum.
Şimdi….bu televizyonu üretenin, yapım aşamasında çalışanın, kamyona koyup istanbul’a getirenin, mağazasına koyup müşterisine satanın, eve getirip kuran teknik servisinin, vestel reklamın da oynayan sanatçısının, o fabrikayı yapan mimar ve mühendisinin bu firmanın sahibi mehmet nazif zorlu olmak üzere ölü – diri tüm zorlu ailesinin…
Allah bin türlü belasini versin….. iki yakalari bir araya gelmesin…. fabrikalari yansin, ocaklari batsin….. kuru ekmeğe muhtaç kalsin….. kestiği kurbanlar ettiği dualar kabul olmasin… mezarlarina bir tas su döküp, fatiha okuyan olmasin….. cehennemin en dibinde cayir cayir yansin….. vatandaşta sattiği çürük malin parasiyla satin aldiği uçaği düşsün, yati batsin….. soyu kurusun…. arayani sorani olmasin……
Amentü birsin ve billahi nursun. bütün müsibetlerin vestel’in üzerinde dursun.
Eveet. şimdi rahatladim.
Gelelim benim gibi ‘yerli malı yurdun malı herkes bunu kullanmalı’ düşüncesi ile yaşayan ulusalcı öküzlere….
araştırmadan sormadan, en azından www.sikayetvar.com‘da ki vestel hakkında yazılanları okumadan 2.100 yytl verip bu televizyonu alan birisi olarak, öküz olduğumu kabul ediyorum, ama günün birinde bu aile’ye (zorlu) mensup birisiyle karşılaşırsam, burnunun üzerine kafayı koyacağımı buradan taahüt eder, şimdiden yaptığım bu açık tehdit’i yetkili savcılıklara bildiririm. ayrıca allah kısmet ederse bu yaz tatilinde çeşme’ye giderken, üşenmezsem arabanın bagajına televizyonu koyup vestel fabrikasının kapısının önüne atacağım. o fabrika da bu televizyonu üreten herkesin münasip bir yerine sokacakları kadar un ufak edip hediye olarak bırakacağım. tabii en büyük parça mehmet nazif zorlu’ya.. vestel kullanıcısı bir müşterisinden hatıra olarak.
Bu yazdiklarima ilaveten yok biz doymadik bi de küfür ve dayak yemek istiyoruz diyorsaniz adresim de telefonum da gerçektir. yiyorsa arasiniz. sizden bu durumu düzeltmeniz için birşey de istemiyorum. zira firma olarak zaten böyle bir vizyonunuz yok. mali satana kadar sizin işiniz. allahin babadağli basmacisindan elektronik devi olursa bu kadar olur zaten,
Allah sizi bildiği gibi yapsın…
Tek kelimeyle mütiş
))
4X4 Mim….
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Sevgili! Yalnızlık yine mimleyecek birini ararken beni bulmuş. Hafta içi mim’leri insanı biraz zorluyor, bir yandan iş, bir yandan mim zor valla
Bakıldığı zaman bu seferki mim’de öyle çok çok basit bir mim değil ama elimizden geldiğince cevaplamaya çalışalım.
Şimdi ne sormuşlar sırayla bir bakalım.
* Transpoting
* İstanbul
* Avrupa Yakası
* Kuşadası – Efes – Şirince
* Izgara Çeşitleri
* Madrid
*Sevgilimin Kucağına…
Yaşıyorum…
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş

Merhabalar sevgili blog alemi yoğun bir hastalığın ardından kaldığımız yerden devam ediyoruz en sonunda.
Bu süreçte insan kafasında pek fazla bir şey üretemiyor, ye iç yat kalk sonra gene ye iç yat kalk, aman sizlerde dikkatli olun, hastalık fena birşey, benim gibi bir adamı hafta sonu eve kapadı valla.
Neyseki gezmeler tozmalar serisine bugün kaldığımız yerden devam ediyoruz, Akşam saygıdeğer Yalnızlık ve Tüli‘mle Çok Güzel Hareketler Bunlar’daki yerimizi alacağız, eğlenmeyi özlemişiz yahu. daba daba dab dab daab
Hafta sonu içinde güzel planlar blog’daki bir diğer arkadaşımızı bekliyor olacak
Kolay gelsin herkese, pazartesi stresini tez vakitte aşasınız inşallah…
The person you have called…
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş

Adında anlaşılacağı gibi, aradığınız kişi şu anda 20′lik dişi’nin verdiği o müthiş ızdırabın diş etlerine yayılmasının yanında, sinüzitinin azıp beyninin yerinden çıkmasınamı yansın yoksa 2 gündür, hapşırık, tıksırık, bilimum aksırıkların oluşturduğu meşhur ÜSYE (üst solunum yolu enfeksiyonu)’sinemi yansın.
Yada tüm bunlara rağmen iş başında olması gerektiğinemi.
Hastayım dostlar, yatasım var…
Ben köyümü özledim…
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş

Efsa hanım kendi sayfası’nda mimlerini yazarken, nerede yaşamak istersiniz kısmına Adrasan yazınca bir anda aklıma, yaz tatili, cennet ferahlığı, poyraz’ın hiç eksilmediği memleketim Balıkesir’in Ocaklar Beldesi geldi..
Küçüklüğüm, bebekliğim, tüm yazlarım’ın, en azından 1 hafta geçtiği (eskiden bütün yaz’dı) bu mekan’ın adeta fetişistiyim desem abartmış olmam. Sabahları kalkıp fırın’dan taze çıkmış cevizli ekmeğin yanında,beyaz peynirle aranje edilmiş, daha yeni koparılmış mis kokan domatesi, biberi, salatalığı, bal kaymağı ve hakiki zeytinayağı ile harmanlanmış zeytinleri… Yok böyle bir kahvaltı derler ya hani, işte o hesap. Karnın doyduğunu hissettiğin anlarda çıkıp sahilde bi iki tur ve soğuk birşeyler, güneş’in kavurmaya başladığı anda kendini kapıdağ’ın masmavi koyuna bırakma, akşam serinliği ve poyraz’ı başlarken tekneyle çapari, güzel bir akşam yemeğinden sonra da ver elini eğlence.
Geceler’in en güzeli toplu şekilde, canlı müzik eşliğinde arkadaşlarla oturma, fasıl, veya isteyene Bodrumdaki barlara eşit gece kulübü Gonya’da sabaha kadar sınırsız eğlence.
Hele birde bizim her gece yaptığımı birşey vardır ki, sanırım Ocaklar’a işte o zaman biraz daha aşık oluyorum. Narlı yoluna giderken tam burundaki çeşmeye arabanızı çekip, kayalıklar üzerine oturduğunuzda, altınızda o dalgaların sesi ile aldığınız huzur, bir yandan yakamoz’un deniz’i parıl parıl yapması ve bütün Ocaklar’ın manzarası ve fon’da da Il-Divio’nun Isabel parçası…
Ben bundan daha güzel bir fotoğraf anı yaşamadım daha ve yaşamaya da niyetim yok sanırım.
Hele bir 45′ime geliyim, sözümüz var sana Ocaklar
Merak edenler için;
PS: Fotoğraf, Burak Güven
Tanka Karşı Taş…
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş

Dayan Filistin!
—Siyah-Beyaz atkılarımızı yarana sarmak için buluşuyoruz.
Dayan Filistin!
-‘Tanka karşı taş, savaşa karşı Beşiktaş’ diye haykırarak buluşuyoruz.
6 Ocak 2009
Salı
Saat: 15.30
Barboros Meydanındayız
Sıkıcı bir gün.
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Bugün pazar olmasına rağmen, dışarı çıkma hevesimin ve hava’nın iyi olmaması, eve kapadı beni. Sabah’tan beri de aynı şeyleri yapmaktan sıkıldım. İnsan bari iş yapıyım dermi? O moda geldim.
Geçirdiğim en kötü paza günü sanırım
Msn bile bayatlamış gedi gözüme bugün, yazacak birşey bulamamam da cabası…
Aşk’ın ne hali?
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Küçükken pek daha genişti çevremiz, daha fazla samimiydik, daha fazla içtendik. Küçük bedenler takılıp düştüğünde kaldırmayı bilirdik, öyle uzaklardan koşup gelirdik ki elinden tutup kaldırabilmek için, hani şimdi bakıp geçtiğimiz, dikkat etsene dediğimiz günlerin bi 20 sene öncesi. Hele birde ufacık kalbimizle birşeyler duyuyorsak karşıda ki ufaklığa elini tutmak şimdilerin aşkıydı sanki.
Her yaş’ın aşkı bambaşka duygularla çıkardı açığa. Bebekken oyuncaklarımızı paylaşarak, yürüdüğümüzde birlikte koşarak, ilk okul çağlarında yediklerimizi paylaşarak daha sonralar duygularımıza yenilerek sevmeye başlardık karşı tarafımızdakini. Taklalar atardık konuşabilmek için, görebilmek için. Belki sokak kenarında arkasından gizlice takip ederdik yada balkona çıkacakmı diye saatlerce bakardık pencereden. Sabahın ilk ışıklarında sokağa çıkıp geçtiği yolu gözlenirdi belki sevgilinin. Sanmıyorum ki 1 kere bile olsun platonik aşk’a yenik düşmeyen olsun. Bence aşkın en derin yaşandığı bir biçim. Açılamıyorsun, söyleyemiyorsun, duyguların seni için için yiyiyor ve sen bunu bile bile geceleri düşünmekten uyuyamıyorsun bile.
Aşk nasıl birşey sorusuna kesin cevabı vermek o kadar zorki. Herkesin bambaşka baktığı, bambaşka şeylerden hoşlandığı, ellerinin titrediği ve bütün vucudunu kaplayan ruh hali.
Yeri gelir midemiz büklüm büklüm olur haber alamadığımızda, yada gözlerimiz dolar. Kimimiz bunu sinir krizleri geçirerek atlatırız yada hiç umursadan uyuruz bile.
Her ne olursa bambaşka birşey aşık olmak, sonu olsa bile hissettiğiniz anda kapatın gözlerinizi ve bırakın akışına.
Çünkü aşk kaç yere yaşanırsa yaşansın her defasında ilk kez oluyormuş duygusu verir insana.
Var olan veya olmayan tüm aşklara
Şerefsiz Vakit, s…..git !!!
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
…………………………………………………………………..
Nasıl bir mantıktır, nasıl biz mizaç’tır bu? Ufacık kızlara tecavüz ederken korudukları Üzmez bir yanda, gençler evlerinde yılbaşı kutlar ken öldüler diye “beter olsunlar,
Yılbaşını kutlarsanız böyle olur
Bu nasıl bir gazetecilik, nasıl bir vicdandır? Bu mudur dincilik, bu mudur islam?
Yazıklar olsun sizin gibi insan demeye tahammül edemediğim şerefsizler topluluğuna.
Bu ülkede namus bekçiliğini yapacak en son kurumsunuz.
Kansız şerefsizler, defolun gidin ülkemden…
20′lik diş sorunsalı…
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
Yepyeni yıl’a yepyeni bir dişle girmek nasıl bir duygudur derseniz, hiçte iyi olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim.
30′lara yaklaşırken, süpriz bir şekilde hayata merhaba diyen 20′lik dişim, dünden beri bana inanılmaz acılar çektirmekde. Bugüne kadar dişçi nedir bilmeyen, bir kez olsun kapısından dahi geçmeyen ben, sanırım paşa paşa yolunu tutacağım.
Ağzımın şekli, konuşmam değişti, yüzüm şişti bu nasıl bir eziyettir arkadaş?
Kahrolsun karaktersiz 20′lik diş
Mutlu yıllar…
Yazar: Burak Güven | Kategori: Kategorilenmemiş
2009 blog alemi’nin yılı olsun, herkes gülsün, mutlu olsun, cebinde parası, sırtında çantası ver elini dünya turu diye boğulsun
Coming soon…




































































